
James Joyce’un Ulysses’iyle aylar hatta yıllar süren bir “okuma-okuyamama serüveni” yaşamıştım ve bu, kendimi sorgulamaya dönüşmüştü… (*)
“Dünya edebiyatının “üç önemli romanından biri” sayılan kitap beni neden sayfaları arasına hapsedip süründürdü? Okunmasını güçleştiren unsurlar neydi? Nevzat Erkmen’in çevirisi miydi beni zorlayan?” Diye dertleniyordum.
Ulysses’i elinden düşürmeyen Marilyn Monroe kadar da mı olamamıştım? Şakaydı tabii…
Soğuk rüzgarların güz yapraklarını bir oraya bir buraya savurduğu bir sabah, İngiliz Dili ve Edebiyatının usta ismi Ünal Aytür’ün (**) kapısını çaldım, içeri buyur edildiğimde unutamayacağım bir manzarayla karşılaştım, salondaki masayı boydan boya James Joyce külliyatı kaplıyordu. Büyük yazar, “yüz kırk dördüncü yaşında,” Zürih’teki mezarından kalkıp elbette aramıza katılamazdı ama yazdıkları ve hakkında yazılanlarla “bal gibi!” bizimleydi işte…
Belleğimden birbiri ardına sözcükler, resimler, sesler geçti: Yoksa biz Dublin’de, Kule’de miydik? İrlanda Denizi bu soğuk günde yine sümükrengine (snotgreen) mi bürünmüştü? Romanın başkişisi Leopold Bloom nasıl biriydi? Molly’ye sevgilisinden gelen mektubu aklından bir türlü çıkaramayışı nedendi?
--Aytür neden çevirmedi?—-
Sevgili Ünal Aytür’ün eliyle harmanladığı, aromasını salondan bile hissettiğim nefis çayı yudumlarken kafamı kurcalayan soruları sıraladım…
-Ünal Bey, Amerikan ve İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından sayısız çeviri yaptınız, Ulysses’i çevirmeyi hiç düşünmediniz mi?
AYTÜR: Bakın, Ulysses’i bırakın çevirmeyi, sizin de söylediğiniz gibi okumaya çalışmanın büyük güçlükleri var. Bu güçlüklerden biri, Joyce’un kelime oyunlarına çok düşkün bir dil ustası olması. Takdir edersiniz ki bunlara yabancı bir dilde, özellikle Türkçede, karşılık bulmak, kolay kolay üstesinden gelinebilecek bir şey değil. İkincisi, kitaptaki cümlelerin akışında sık sık karşılaştığımız “kopukluklar”. Olaylar Stephen ile Bloom’un, (romanın sonunda da noktasız virgülsüz olarak Molly’nin) zihninden geçtiği şekilde anlatıldığı için, cümleler çoğu zaman bağlantısız gibi görünen ve bir konudan bir başkasına atlar şekilde ilerliyor. Üstelik Joyce Ulysses’te (daha büyük ölçüde Finnegans Wake’de elbette) neredeyse kendi yarattığı bir dil kullanıyor. Her bölümde o bölümün başlığına uygun olarak Dublin argosundan, o zamanın popüler şarkılarının sözlerinden, gazete ilanlarından, Şekspir’e, Vergillius’a, Homeros’a, Tevrat’a kadar geniş bir üslup yelpazesinin taklidine dayanan bir dildir bu. Doğum olayının geçtiği on dördüncü bölüm ise, İngilizcenin Orta Çağ öncesinden yirminci yüzyıl başlarına kadarki gelişmesini, gösterecek şekilde, belli başlı yazarların üsluplarıyla yazılmış. Amaç, bu gelişme ile bir bebeğin anne karnında gebeliğin başından doğumuna kadarki gelişmesiyle bir tür benzerlik kurmak, ya da inanılmaz genişlikte bilgi birikimine dayanan bir ustalık gösterisidir belki de. Üçüncü güçlük öncekilerle bağlantılı, ama anlama ve çeviri açısından onların çok ötesindedir. Ulysses’i okuyacak ya da çevirecek kişininin, romanda birçok bakımdan Stephen Dedalus’u temsil eden Joyce’un eğitimi boyunca edindiği o entellektüel birikimi çok iyi bilmesini gerektiriyor, çünkü roman boyunca hiçbir açıklama olmadan bunlara yapılan göndermeler var. Bu göndermeler, Stephen’ın ya da Bloom’un zihninde sürekli akıp giden düşüncelerle, izlenimlerle iç içeler. Son derece bilgili bir okurun bile dînî inançlardan, geçmişin düşünce adamlarından, tarihi olaylardan, müziğe, edebiyata kadar geniş bir alanı kapsayan bu göndermeleri anlaması olacak şey değildir.
——Joyce ve eşgörkemöteyahudigümtekliği——
-Joyce sanırım sözcükler de üretmiş, çevirisi zor olmuştur değil mi?
AYTÜR: Joyce’un kullandığı dilin kendine özgü bir İngilizce olduğunu söylemiştim. Bu konuda göze ilk çarpan özellik, sizin de söylediğiniz “snotgreen”deki gibi, iki üç, bazen dört kelimeyi, ön ek ya da son eki , örneğin “silverpowdered”(gümüş tozlarına bulanmış) ve “undeathliness” (Joyce’un uydurduğu bir kelime – ölümsüzlük) şeklinde birleştirmek. Bunların çeviride fazla bir güçlük yaratacağı söylenemez belki. Ama güçlük, “contransmagnificandjewbangtantiality” gibi, “kavramsal” diyebileceğimiz, eklentili ifadeleri anlayıp çevirebilmekte. Nitekim Nevzat Erkmen, bu birleşik kelime kümesine,“eşgörkemöteyahudigümtekliği”diye bir karşılık uydurmuş. Peki “contransmagnificandjewbangtantiality” ne demekmiş diye araştırırsak karşımıza aslında ancak bir dipnotla açıklanabilecek şöyle bir anlam çıkıyor: Baştaki “con”, “trans” ile “tantiality”nin başına gelmesi gereken bir ön ek. Joyce “con” yoluyla, “consubstantiation” (değişim, dönüşüm) kelimesine göndermede bulunarak Tanrı’dan İsa’ya ve annesi Meryem’e (yahudi kelimesi Meryem’i kastediyor) geçen kutsallığı ifade ediyor;"trans" ise, Katoliklerin İsa’nın etinin ekmeğe, kanının şaraba dönüşü anlamına gelen “transubstantiation” kelimesine gönderme, Ortadaki “"magnific" tanrısal, demek. Onun ardından gelen “and” kelimesi, bildiğimiz “ve” bağlacı. Geriye kalan “bang” (çarpmak, çarpışmak) kelimesiyle ise Joyce hınzırlık edip Meryem’in Kutsal Ruh’la “birleşip” hamile kalış eylemini kastediyor .
——-çeviride atlanmış cümleler——-

-Anlamakta güçlük çektiğim, sonunda da araştırmaktan vazgeçtiğim öyle çok paragraf hatta sayfa oldu ki…
AYTÜR: Bu güçlük de büyük ölçüde, Joyce’un zihnindeki bilgi birikimine ve hayal gücüne dayanan göndermelerin neye ya da kimlere olduğunu bilmemekten ya da anlamamaktan ileri geliyor. Bu durumu, “contransmagnificandjewbangtantiality” kelimesinin geçtiği alt bölümün ilk üç dört paragrafında açıkça görüyoruz: Stephen deniz kıyısında yürümekte, bir yandan da düşünmektedir. Erkmen’in çevirisi şöyle başlıyor: “Görülebilenin kaçınılmaz
kipliği. En azından bu, gözlerimin düşüncesi. Burada okuyadurduğum her şeyin, yaklaşan meddin getirdiği denizcanlılarının ve denizenkazının, şu partal pabucun imzaları. Sümükyeşili, gökgümüşi, pasrengi: Renkli imler. Saydamlığın sınırları.” Ama ekliyor: “Bedenlerde.” O halde bedenlerin, renklerinden önce varmıştı bilincine. Nasıl? “Kafasıyla toslayarak, elbet. Yavaş gel. Hem keldi hem de milyoner, maestra di color che sanna. Saydamlığın sınırı içre. Niye içre? Saydam, saydam olmayan. Beş parmağınızı içine sokabiliyorsanız bir geçit, aksi takdirde bir kapıdır.” (Takip eden, “Gözlerini yum ve gör bak,” cümlesi atlanmış)
——-ıslak yosunlar çatırdamaz——
-Hele bazı cümleleri çözebilmek neredeyse imkansız.
AYTÜR: Stephen, potinleriyle denizkabuklarını ve denizyosunlarını (Erkmen “enkaz” yerine “yosun” demiş burada nedense, oysa ayakla basınca ıslak yosunlar çatırdamaz!) ezerken çıkan çatırtıyı dinlemek amacıyla gözlerini yumdu. Şöylesiböylesi, onları çiğnedikçe gidiyorsun (Bu cümlenin çevirisi uydurma) Her kezinde bir adım. Çok kısa boşluk zamanları arasında çok kısa bir zaman boşluğu. (Bilmece gibi olan bu cümlenin ne dediği anlaşılmıyor; ama aslında çok basit: Stephen gözleri kapalı durumda kumlara bata çıka yürüdüğü için adımlarını sık ve kısa atıyor.) Beş, altı: (Nacheinander Almanca “birbiri ardından” demek) Kesinlikle: bu da işitilebilenin kaçınılmaz kipliği. Aç gözlerini. Hayır. Tanrım! [...]Karanlıkta ne güzel gidiyorum. Dişbudak kılıcım belimde asılı. (Bir sonraki, “Tap with it: they do” cümlesi atlanmış. Anlamı, “dişbudak sopayı onların (körlerin) yaptığı gibi tak tak yere vur”.) Irganmada. (Metinde böyle bir kelime yok.) Öylece (“öylece” de yok). İki ayağım onun potinlerinde bacaklarının ucundaki, nebeneinander: (nebeneinander, Almanca “yan yana”) demek, ama,“İki ayağım onun potinlerinde“ diye başlayan cümlede “bacaklarının” kelimesinin yeri yanlış, bu yüzden ne dediği anlaşılmıyor. Gene bilmece gibi olan bu cümlede Stephen hem ayaklarındaki potinlerin, hem de bacaklarındaki pantolonun “O’nun” yani (Buck Mulligan’ın, olduğunu söylüyor.) “Gayet net Los Demiurgos tokmağının vuruşu.” (Bu göndermenin neye olduğunu araştırmadığı için Erkmen bu cümleyi de yanlış çevirmiş. Doğrusu şöyle: “Los Demiurgos’un tokmağını “solid” –yani katı– bir şeye vurunca çıkardığı sesler.” Demiurgos çok eski bir inanca göre fiziksel dünyayı yaratan ikinci bir tanrıymış. Sandymount sahili boyunca sonsuzluğa mı yürümekteyim? Kriş, kreş,krik,krik. Yaban deniz sikkeleri. Deasy Hoca iyi bilir bunları.
———Platon, Aristoteles, Berkley——-
-Şiirler de var arada değil mi?
AYTÜR: Sandymount’a gelsene,
Kısrağım Madeline!
Tartım başlıyor, görüyorsunuz.
Eski Yunan veznindeki bir katalektik tetrametrenin geçişi!
Ama dörtnala:Kısrağım Madeline.
Şimdi gözlerini aç. Açayım. Bir anlığına.
Yok mu olmuş her şey?
Şayet açarsam ve hep saydam olmayanın karanlığında kalıyorsam. Basta (yeter demek). Bakalım görebilecek miyim?”
Şimdi gör. Her şey sen olmadan da hep orada ve sonuna dek olacak, dipsiz dünya.(dipsiz dünya yanlış çeviri. Joyce “sonu olmayan dünya” der, dipsiz daha çok cehennem çukuru için kullanılır, malum.)
Bu birkaç paragrafta neler olduğunu anlamak için Batı felsefe tarihinde gerçeklik konusunda görüşler ileri süren Platon, Aristoteles ve George Berkley’nin dış dünyayı algılamak hakkındaki düşüncelerini bilmek gerekiyor. İlk paragrafın ilk cümlesi olan, “Görülebilenin kaçınılmaz kipliği”ndeki “kip” kelimesinin İngilizcesi “modality”; anlamı,“yöntem, yol”. Yani, cümle, dış dünyadaki nesneleri ancak görerek algılayabiliriz diyor. Bu sözlerde Platon’a, Aristoteles’e ve Bishop Berkley’ye gönderme var. “Gözlerimin düşüncesi”sözüyle Stephen, Platon’un “idealar” kuramını kastediyor sanıyorum. Çünkü buradaki gözler, dış dünyada gördüğümüz şeyleri temsil ederken, “düşünce”, zihnimizdeki fikirleri, yani ideaları temsil ediyor.Bilindiği gibi, Platon’a göre gerçek olan, gözlerimizle gördüğümüz , örneğin şu ya da bu ağaç değil, zihnimizdeki o hiç değişmeyen ağaç kavramıdır. Platon’un kendi ifadesiyle söylersek, dış dünyada gördüğümüz nesneler, zihnimizdeki ideaların kopyalarıdır sadece. Paragrafın ikinci cümlesinde Stephen’ın çevresinde gördüğü her şeyin zihnindeki düşüncelerin (ideaların) imzaları olduğunu söylerken kastettiği de budur (aslında Joyce “işaretleri” demek istiyor, ama Erkmen “signature” kelimesinin işaret anlamına da geldiğini düşünmemiş)
——hem kel hem milyoner olan kimdi?——-
-Hem kel hem milyoner kimdi? Onu da merak ettim…
AYTÜR: “Renkli imler” diye başlayan cümlede Stephen’nın “Hem keldi hem de milyoner, maestra di color che sanna.(İtalyanca, bilginlerin üstadı)” diye tanımladığı kişi Aristoteles’tir. Orta çağda ona “kel ve milyoner” derlermiş; İtalyanca cümle ise Dante’nin “İlahi Komedya”da Aristoteles hakkındaki bir sözü.Aristoteles dış dünyadaki nesnelerin varlığını, onların gerçekliğini kabul eder. Joyce’un renkler, saydamlık ve saydamlığın sınırları hakkındaki sözleri, Aristoteles’ın “De Sensus et Sensibilus” (duyular ve algılanabilir şeyler üzerine) adlı kitabına bir gönderme. Aristoteles burada cisimleri yalnızca renkleri dolayısıyla görmediğimizi, saydam cisimlerin de olduğunu; bunların arkasındaki şeyleri de görebileceğimizi belirtir.Ayrıca saydamlığın sınırlarını da tartışır. Sonuçta Aristoteles için gözü kapalı olarak kafasıyla bir şeye “tos vurmak” ya da gene gözleri kapalı durumda, elindeki sopayla körler gibi yere vurup çıkan sesi işitmek dış dünyanın o sıradaki varlığını kabul etmeye yetiyordu. Bishop Berkley ise işitilen sesi yeterli bulmaz ve, “Yeni bir Görme Kuramı Hakkında bir Deneme” başlıklı kitabında dış dünyada gördüğümüz nesnelerin aslında gerçek değil, sırf ışık ve renk olduklarını ileri sürer. O da Platon’a benzer şekilde, örneğin masaların, ağaçların aslında somut nesneler değil de, zihin yoluyla algıladığımız “idealar” olduklarını, dolayısıyla gözlerimizi yumduğumuz zaman varolmaya devam edemeyeceklerini ileri sürer. Stephen bu durumu, “gözlerimin düşüncesi” diye nitelendiriyor ve çevresinde gördüğü şeylerin zihnindeki kavramların, Erkmen’nin dediği gibi “imzaları” değil de “işaretleri” olduğunu söylüyor. Kumsalda yürürken gözlerini kapaması, Berkley’nin teorisinin doğru olup olmadığını denemek içindir. Sonunda, “Şimdi gözlerini aç. Açayım. Bir anlığına. Yok mu olmuş her şey” demesi bu yüzden. Aristoteles bunun doğru olmadığını, gözlerini kapayıp başını bir yere vurarak anlamış; on sekizinci yüzyılın en tanınmış yazarlarından Samuel Johnson’un ise, gene gözleri kapalı durumda ayağıyla koca bir taşa tekme attıktan sonra, “o teoriyi işte böyle çürütüyorum ben” dediği söylenir.
——— Kısrak Madeline!———-
-Siz bazı seslerin yazılışını da uygun görmüyorsunuz sanırım?
AYTÜR: İkinci paragrafın sonundaki, “Kriş, kreş,krik,krik. Yaban deniz sikkeleri. Deasy Hoca iyi bilir bunları.” cümlesindeki sesler aslında “ çatır çutur, haşır huşur” olmalıydı, belli ki Stephen’ın yürürken ayakları altında ezilen deniz kabuklarından çıkıyor bu sesler. Deniz kabuğu argo dilde “para” demekmiş, "yaban” diye tanımlanması, doğadan (denizden) geldikleri için olmalı. Erkmen’in “Deasy Hoca” dediği kişi Joyce’un kısa bir süre öğretmenlik ettiği okulun başöğretmenidir. Stephen’ın onun hakkındaki “Deasy Hoca iyi bilir bunları”sözü, daha önceki bölümde başöğretmenin para ve tutumluluk konusunda kendisine verdiği öğütlere bir gönderme. Bunu takip eden beyitin ilk dizesi “Sandymount’a gelsene", değil de, “Sandymount’a gelmeyecek misin” olmalıydı; ikincisi ise “Kısrağım Madeline!” değil “Kısrak Madeline!”
-Tartım ne anlamda geçiyor metinde?
AYTÜR: Erkmen’in “tartım” dediği şey, “şiirin ritmi.” “Katalektik”kelimesi, dizenin sonunda vezni tamamlayacak hecenin eksik olması anlamında eski Yunanca bir terim. Ama, Erkmen’in, ”Eski Yunan veznindeki bir katalektik tetrametrenin geçişi!” ifadesinden hiçbir şey anlaşılmıyor, çünkü çevirmenin kendisi de İngilizce cümleyi hiç anlamamış. Onun “geçişi” dediği şey aslında “marching” – yani askerler gibi düzgün adımlarla “rap rap” yürümek. Ama buradaki asıl konu yürümek değil de işitmek olduğundan çıkan sesler önemli. Bu yüzden Stephen, “rap rap”ın kendi iki dizelik “şiirinin ritmine uymadığı anlayınca, “Hayır. dörtnala” deyip, asıl ritmin, “iambus of tetrametre” yani” biri kısa (vurgusuz) öteki uzun (vurgulu) “ta taa, ta taa””şeklinde dört ölçülü bir ritim olması gerektiğini belirtiyor; örnek olarak da “deline the mare”i veriyor : (ta-taa) (ta taa)
——çevirmenin imkansızlığı——
-Demek Türkçeye çevrilmesi çok zor Ulysses’in?
AYTÜR: Bunları, sıkıcı olmak pahasına, “Kısrağım Madeline” dizesindeki “mare”(kısrak) üzerindeki kelime oyunlarını Türkçeye tam anlamıyla çevirmenin imkânsızlığını göstermek için söylüyorum. Çünkü kelime oyunları genellikle ses benzerliğine dayanıyor. Buradaki benzerlik “mare” (kısrak), “mer” (deniz) ve “mere” (anne) kelimeleri arasında. Ayrıca bir de İncildeki Mary Magdalene”nin Fransızcası olan Marie Madeline var. Ona “kısrak” derken Stephen dine aykırı bir şey söylediğinin farkındadır; ama o hiç değilse belki Mary’yi (Meryem anayı düşünerek Erkmen gibi “kısrağım” demez, sadece “kısrak Madeline” der.
Daha önce romanın üçüncü sayfasında Buck Mulligan kuleden aşağıdaki körfeze bakarak Stephen’a, “Tanrım [...]Deniz, Algy’nin dediği gibi değil mi tıpkı: Engin, güzel bir anne. Sümükyeşili şu deniz. Taşakbüzen deniz. Epı poinopa ponton. Ah, Dedalus. Yunanlılar. Öğretmem gerek sana orijinallerinden okumalısın onları. Thalatta! Thalatta! Bizim engin güzel anamız. Gel de bak” der. Buradaki “mer, ile “mere” gene bir kelime oyunu olsa da aslında daha çok denizin kirliliği, sevimsizliği ve soğukluğu hakkında eleştirel bir gözlemdir Ama Erkmen bunu hiç anlamadığı için tamamen yanlış çevirmiş: Sözünü ettiği Algy, şair Algernon Swinburne’dür, “The Triumph of Time “ (zamanın zaferi) başlıklı şiirinde Swinburne romantik bir tutumla denizi, “yüce, tatlı bir ana” ve “erkeklerin anası ve sevgilisi” diye över. Mulligan’ın alaycı tabiatını göz önüne almayan Erkmen bunun bir soru olduğunu belirten soru işarini ve hemen ardından gelen , “Tanrım”daki nida işaretini koymadığı için, cümlenin gerçek anlamı ortaya çıkmıyor. Cümlenin doğrusu şöyle: “Tanrım! Algy deniz için yüce, tatlı bir anne diyor öyle değil mi?” Şu sümükyeşili deniz. Şu testisbüzüştüren deniz [...]Bizim yüce anamızdır o. Gel de bak.” Erkmen’in burada Meryem ana hakkında birkaç kez “engin güzel anamız” demesi, bunu okuyan herkesi çok şaşırtıyor olmalı. Gerçekten inanılır gibi değil doğrusu!
——-İki ebenin torbaları——-
-Şu ebeler ve cennete açılan telefon konusunu da hiç anlayamadım ben!
AYTÜR: Şimdi sıkıcılığı katmerlemek tehlikesini göze alıp kaldığımız yerden sonraki kısa ve ilginç bir paragrafa daha değinmek istiyorum. Stephen gözlerini açınca kumsalın yukarısındaki yoldan iki ebenin aşağıya, denize doğru yürüdüklerini ve birinin elinde “ebe torbası” dediği ağır bir torba olduğunu görür. (Joyce’un kulandığı “lourdily” kelimesini Erkmen “tembel tembel sallayarak”) diye çevirmiş.Oysa, “lourdly” Franzsızca ağır anlamına gelen“lourd”dan türetilmiş, tabir caizse, tipik bir “Joyceca” kelime.) Aklına kendisini de onlar gibi bir ebenin (Erkmen “bacılardan biri” demiş!) doğurtmuş olduğu gelir ve doğum olayını “hiçlikten yaratılış” diye tanımlar. Zihni ve hayal gücü çalışmaya başlamıştır artık. Önce torbadaki şey, “acaba düşük bir bebeğin kesilmemiş göbek bağıyla birlikte kıpkırmızı olmuş yünlere sarılı ceseti midir?” diye düşünür (Katolikler eskiden vaftiz edilmeden ölen bebekleri, kutsanmış yer saydıklar kilise mezarlıklara gömemedikleri için, yoksul aile çocuklarının ve evlilik dışı doğmuş bebeklerin cesetlerini bazen denize atarlarmış) Sonra da Adem ile Havva’dan bu yana bütün insanların birbirine eklenen göbek bağlarının “Cennetkent”e kadar giden kesintisiz bir telefon teli oluşturduğunu hayal eder ve gözlerini kendi göbeğine dikerek telefon santralını arar: “Alo! Ben Kinch (Stephen’ın takma adı) Beni Cennetkent’e bağlayın” der ve “Alpha. bir sıfır sıfır bir” gibi bir telefon numarası söyler. Ortodoks kilisesinin keşişleri gözleri göbeğe dikip bakmanın evrenin ve insanların yaratılışı konularında düşünmeye yardım ettiğine inanırmış.
———tanrısal ışığa ermek——
-Stephen göbeğine bakarak neyi düşünüyor sizce?
AYTÜR: Platon ve Hintli Brahma rahiplerine göre amaç,“tanrısal ışığa” erişmekmiş. Stephen’ın gözlerini kendi göbeğine diktikten sonra kendisine, “Tanrılar gibi mi olmak istiyorsun?” diye sorması bu yüzden.Yani, “senin niyetin de tanrısal ışığa” (tanrıların gücüne, niteliklerine) sahip olmak mı? diyor. Cennetkent’e telefonun ardından da sanki o tanrısal güç sayesinde kendini birden cennette bulur. Çıplak Havva’nın göbek deliksiz şişkin, pürüzsüz karnına bakınca (Erkmen “gaze” bakmak ,gözlerini dikmek yerine, fiil olmayan “dalınç” diye bir kelime kullanmış burada); birbirine eklenen göbek bağlarını hayattaki doğum ve ölüm sürecini, Adem’le Havva’nın Cennetten kovulmalarına yol açan ilk günahın bir sonucu olarak görür ve “Womb in sin” (günahkâr rahim) der. Stephen’ın belirtmek istediği şey Katoliklerin inancına göre, annenin günahları çocuklarına da geçer; bütün insanların ilk anası olan Havva’nın günahı daha anne karnına düştüğü anda zincirleme olarak herkese geçebilir. Erkmen bunu, “Günah batını” diye çevirmiş. Okur böyle bir çeviriden ne anlam çıkarabilir?
———karnmak mı çiftleştirmek mi?——-
-Karınmak kelimesini hiç duymamıştım ben?
AYTÜR: Başta, Ulysses’i okuyup anlamanın başlıca üç güçlüğünden söz etmiştik. Şimdi de yanlış çevirinin okur için yarattığı güçlüğün derecesini görmek amacıyla, “womb in sin”den sonraki kısa iki paragrafı Erkmen’in nasıl çevirdiğine bakalım: Stephen, Havva ile başlayan günah ve doğum konusunda düşünmeye devam etmektedir. Erkmen’in çevirisi şöyle: “Karanlık günah batınındayım ben de vücuda getirilmişken” Bu cümleyi okuyan hiç kimse bu çevirmenin ne dediğini anlayamaz elbette, kusuru kendinde görürse kendi kendisine haksızlık etmiş olur Doğrusu: “Anne rahmine ben de karanlıkta düştüm, babam hayat vermedi bana, kendisine benzer şekilde yaptı beni.” Erkmen metindeki “made not begotten”ı anlamadığı için, “ben de vücuda getirilmişken,” diye bir şey uydurmuş. Stephen’nın kullandığı “make”(yapmak) burada sanat eseri gibi şekil verip bir şey yapmak, yani, bir tür yaratmak; “beget’in çekimli hali olan “begotten” ise çocuk dünyaya getirmek demek.”Karanlık” gece vakti yatak odasının karanlığı elbette. Bir sonraki cümlede Erkmen “Karındılar ve birbirlerinden koptular, birleştiricinin buyruğunu yerine getirdiler” diyor. “Karınmak” neymiş diye sözlüğe baktım: “kümes hayvanlarının çiftleşmesi”diyor! Ben de “pes yani!” dedim! Metindeki “clasp” fiili, “sımsıkı sarılmak, kucaklaşmak” demek. Erkmen “birleştiricinin” yerine “çiftleştiricinin”deseydi, sözünü ettiği şeyin insanın soyunu devam ettirmek anlamında bir tabiat kanunu olduğu daha kolay anlaşılırdı. Nitekim, bundan sonraki az çok anlaşılır cümlenin ardında gelen “Onda temellenmiştir bu lex eterna” cümlesinin açık anlamı, “Tanrı’dan gelen ebedî bir yasadır bu.”
———İsa tanrının oğlu mu?—
-Karşımıza bir de Arius çıkıyor. Neden zavallı?
AYTÜR: Bir sonraki “O halde bu, Baba ile Oğul’un eştözlü olarak yer aldığı ilahi töz mü ola ki?” cümlesi de yanlış; bunun ve devamındaki, “Zavallı Arius, kiminle tutuşacak? Yaşamı boyunca “eşgörkemöteyahudigümtekliği uğruna savaş vermiş. Yıldızıdüşük mezhep sapkını!” cümlesinin neden yanlış olduğunu, başta birleşik kelimlerin yarattığı güçlüğe değindiğim sırada kısmen de olsa açıklamıştım, Buradaki yanlış doğrudan doğruya çevirmenin dikkatsizliğinden ya da yeteri kadar İngilizce bilmemesinden kaynaklanıyor. Arius’un mezhep sapkını olması, Katolik Kilisesinin İsa’nın Tanrının oğlu olduğu inancını savunduğu için değil de, İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığını savunduğu içindir. “Zavallı Arius, kiminle tutuşacak?” sorusu, “kendi inancını açıklamak için kiminle tartışabilir ki?” anlamına geliyor, çünkü çevresindeki hemen hemen herkes Kiliseyle aynı inançta. Arius’u tanımlayan “yıldızıdüşük” kelimesi de çevirmenin uydurması. Türkçede böyle bir söz duymadım ben. Joyce’un kullandığı kelime,“bahtsız, talihsiz. Talihsizliğinin nedeni ise, “Kilisece inançsız olmakla suçlanıp zehirlenmesi ve –bir iddiaya göre– şiddetli bir isale tutulup tuvalette içi dışına çıkarak hemen orada ölmesi.” Buraya kadar gördüğümüz güçlük örnekleri, romanın topu topu bir buçuk, hadi hadi, iki sayfasından. Ulysses’in sekiz yüz küsür sayfa olduğunu göz önüne alırsak, hem çevirmen için, hem de okurlar için çıkabilecek sorunların boyutlarını kolayca tahmin edebiliriz.
-Ulysses gerçekten okunması ve anlaşılması çok zor bir metin. Hele sizin işaret ettiğiniz çeviri yanlışları işi daha da zorlaştırıyor. Sizden istenmedi mi çevirisi diye tekrar sormak istiyorum?
AYTÜR: Ulysses’i benim çevirmemin istenip istenmediğine gelince, yalnızca
Erkmen’in çevirisinin kontrolü teklif edilmişti bana, ama kabul etmedim. Nedeni, basit: Kendimi yanlış anlaşılmış olabilecek cümleler dışında, kontrol işini yapabilecek yeterlikte görmemem. Ulysses’in iki çevirisi daha varmış; onlara bakmadım, ama hiçbir çevirinin (en iyimser tutumla söylersek) romanın aslı hakkında az çok bilgi vermekten öteye geçebileceğine inanmıyorum ben, kesinkes.
——-Marlyn Monroe bile okumuş—-
-Hocam o zaman biz de Ulysses’i sözde okuduk sanıyoruz ama okumuş sayılmayız öyle mi? Ben Nevzat Erkmen çevirisini okuma değil de adeta içinde debelenme durumundayken kendimi eksik saydım. (Aklımdan Marilyn Monroe’nun elinde Ulysses’le fotoğrafı geçiyor…)
AYTÜR: Marilyn Monroe örneğiniz durumu bir bakımdan, çok iyi açıklıyor. Hep güzelliği ve, dişiliğiyle öne çıkan Marilyn, “Bakın ben Ulysses’i bile okuyacak kadar zeki, kültürlü bir kadınım” demek istemiş olabilir. Ulysses’in çevirisinin şimdiye kadar on altı baskı yaptığını düşünecek olursak, bizde de gösteriş, doğrusu başkalarından geri kalmama isteği, bu alanda da kendini kendini belli ediyor, diyebiliriz belki. Ulysses ününü hak eden gerçekten sıra dışı büyük bir roman; ama sıra dışılığının ve güç anlaşılırlığının, aslında okunabilirliğini ciddi ölçüde baltaladığı da bir gerçek. Bazı okuyucular da “bu kadar ünlü bir roman nasıl bir şeymiş bir bakayım şuna,” diye de satın alıyor olabilirler.
——-İrlanda’daki fakirlik——
-Ulysses’i okurken İrlanda’danın o yıllardaki fakirliğine dair değinmeleri beni çok etkiledi, bir de Joyce’un orada anlattığı kadınların çoğu kez onar çocuklu oluşu, çok zor doğum yapmaları…-Bütün bu kaosun yansımalarını Ulysses’le görüyoruz değil mi?
AYTÜR: James Joyce ‘un kendisi de yoksulluk çekmiş, biliyorsunuz . Baba John Stanislaus Joyce İrlanda’nın orta sınıfından, hali vakti yerinde bir ailenin tek oğluymuş. Üniversitede tıp okumuş, ama mezun olmadan okulu bırakmış. Evliliğinin ilk yıllarında doğum yeri olan York’ta aileden kalan evlerin kirasıyla rahatça geçiniyormuş; James Joyce ile ondan üç yaş küçük olan kardeşi Stanislaus’u ülkenin en iyi okulu olan Clongowes Wood College’da okutmuş. Çalıştığı bir işte fazla tutunamadığı için emekliliğinde on çocuklu ailesini az miktardaki emekli maaşıyla geçindiremek zorunda kalmış.Özellikle karısının ölümünün ardından, evin yiyecek harcamalarını iyice kısıp aylığının geri kalanını, Joyce’un Dublineers kitabındaki “Counterparts” başlıklı öykünün kahramanı baba gibi, meyhanelerde arkadaşlarıyla içki içerek, onlara hikayeler anlatarak, eğlenip hoşça vakit geçirdikten sonra akşam eve sarhoş dönünce, gene Counterparts’daki baba gibi çocuklarına bağırıp çağırıyor, kızlarına küfürler savuruyormuş. Oturdukları bir evin biriken kira borçlarını ödeyemez hale geldiklerinde, gece vakti eşyalarını bir arabaya yükleyip gizlice, başka bir semtte kiraladıkları bir eve taşımaya başlamışlar; böylece yanlış hatırlamıyorsam, altı ev değiştirmişler. Yoksulluktan doğru dürüst giysileri olmadığından ailenin kızları utanıp, sokağa çıkamaz olmuş. Ulysses’in başlarında gördüğümüz gibi, Stephen’ın giydiği potinlerle pantolonu arkadaşı Buck Mulligan vermiş ona. Kendilerini bu duruma düşürdüğü için çocukların hepsi babalarından nefret ediyorlar; babasına hayranlık duyan tek çocuk James Joyce. Ulysses’in gözden geçirdiğimiz bölümünde Stephen, babası hakkında, “Benim sesime, benim gözlerime sahip o adam” diyor. Joyce, babasının ölümünden sonra yazdığı bir mektupta, “Ondan bana iyi bir tenor ses ve aşırı bir şehvet düşkünlüğü geçti” diyerek aynı şeyi fazlasıyla kendisi de belirtmiştir. Baba Joyce, aslında çok iyi hikaye anlatan bir adam, son derece güzel sesli, iyi bir tenor, ama sorumsuz bir aile babası olduğu anlaşılıyor. Ancak James Joyce’un roman yazarlığında –özellikle Ulysses’de– onun büyük payı olduğu da apaçık bir gerçek. Joyce’sun kendisi daha da ileri giderek, bir arkadaşına, “Ulysses’deki mizah onundur. Karakterler onun arkadaşları. Kitap tümüyle, ‘hık demiş burnundan düşmüş gibi’ ona benzer” dediği biliniyor. Romandaki Simon Dedalus, Joyce’un kendi babasıdır. Ayrıca Joyce’un eğitim gördüğü Katolik okullarında İsa’nınTanrı’nın oğlu olduğu hakkındaki inanç üzerinde çok düşündüğü anlaşılıyor. Romanın dokuzuncu bölümünde, Şekspir’in Hamlet’ini örnek alarak, baba oğul konusu üzerinde uzun uzun durur. Ulysses’in mitolojik yapısında Stephen, Homeros’un destanındaki Telemachus’dur. Gün boyu neredeyse kapı kapı dolaşıp duran Bloom ise, yurduna dönüş yolunda yaşadığı serüvenlerin sonunda oğluna ve karısına kavuşan Odysseus’tur.
-En çok İrlandalı kadınlar acı çekmiş, on çocuk doğurmak ve onları doyurmak denince…
AYTÜR: Sözünü ettiğiniz doğum zorluğu İrlanda halkının genel yoksulluğuyla bağlantılı bir şey. Ortada bir de o zamanki tıbbın geriliği var elbette. Üniversiteyi Dublin’de okuyup otuz küsür yıl da kentteki Saint Patrick Katedralinin baş rahipliğini yapan, Güliver’in Seyahatleri’nin yazarı Jonathan Swift, İrlanda’da gördüğü sefaletin boyutlarına karşı duyduğu öfkeyi, hiciv edebiyatının en acı örneklerinden biri olan “A Modest Proposal” (Küçük bir Öneri) başlıklı yazısında dile getirir. Öneri kısaca şudur: “İrlanda’nın yoksul aileleri çocuklarını besleyip iyice semirterek onları varlıklı İngilizlere satsınlar; böylece kendilerine iyi bir gelir kaynağı, İngiliz sofralarına da bol bol lezzetli et sağlayacak, ayrıca İrlandalı erkekler, düşük yaparlar beklentisiyle, hamile karılarını tekmelemeyi keseceklerdir artık.”
-Joyce müthiş bir karakter bence, Henrik İbsen’i kendi dilinden okumak için Norveççe bile öğreniyor değil mi?
AYTÜR: Joyce üniversitede “modern diller” okumuştu. Toplam on üç dil konuşabildiği söyleniyor. Daha ilk okulda Latince öğrenmişti. İbsen’in oyunlarını İngilizce çevirilerinden okuyunca, dediğiniz gibi Norveççe öğrenmeye başlamış. Henüz üniversite öğrencisiyken İbsen’in son oyunu “Biz Ölüler Dirilince” hakkında yazdığı makale İngilizlerin ünlü dergisi “The Fortnightly Review”da yayımlanmış. İbsen’in makaleyi okuyup beğendiği haberini alınca, önce kısa bir mektupla İbsen’e teşekkür etmiş, sonra da yazarın yetmiş üçüncü doğum gününü kutlamak için önce İngilizce yazdığı mektubu Norveççeye çevirerek göndermiş. Ben mektubun İngilizcesini de “Biz Ölüler Dirilince” hakkındaki makaleyi de okudum.ve. Joyce’un o yaştaki ifade olgunluğuna da, makaledeki bilgi ve analiz gücüne de hayran kaldım doğrusu.
-Kimilerine göre, Joyce 1912’de ayrıldığı Dublin’e asla dönmek istememiş.
AYTÜR: Joyce’un ülkesine bir daha dönmek istemediği doğru. 1904’te Nora ile birlikte İrlanda’yı terkeder, ama yazdığı öyküler, romanlar hep Dublin’le, kentin insanlarıyla, yaşam tarzlarıyla ilgilidir. 1936 elli beş yaşındayken bir arkadaşı kendisine İrlanda’ya dönüp dönmeyeceğini sorunca, Joyce’un “Ben oradan hiç ayrılmadım ki” demesi bu yüzden. Sorunuzla ilgili asıl önemli nokta, Joyce’un öykülerini ve romanlarını yurtdışında yazmış olması. Joyce bunun nedenlerini ilk romanı “Sanatçının “Delikanlılık Portresi”nin sonlarında açıklar. Stephen Dedalus soyadının simgesel anlamını düşünmektedir.Yunan mitolojisindeki Daedalus’un Girit adasındaki tutsaklıktan kurtulmak için oğluyla kendisine yaptığı kanatları takıp göğe yükselişlerini hayal eder. Stephen’ın hayatında bir dönüm noktasıdır bu. Adaşı Daedalus gibi kendisi de ömrünü sanatına adamaya karar verir. Sanatının hammaddesi, o güne kadar kendi ülkesinde gördüğü, öğrendiği, yaşadığı şeyler olacaktır. Bu noktayı, “Beni ben yapan, bu ırk, bu ülke ve buradaki yaşamdır. Kendimi olduğum gibi dile getireceğim”diyerek açıkça belirtir. Ancak Stephen bu amacını gerçekleştirmek için gereken özgürlüğe İrlanda’da pek çok engel olduğunun bilincindedir. Bu durumu bir arkadaşına şöyle anlatır: “Bu ülkede insan doğar doğmaz, ruhunu uçmaktan alıkoymak için üstüne atılan ağlar vardır. Milliyetçilikten, dilden, dinden söz ediyorsun sen bana. Bu ağlara yakalanmadan uçmaya çalışacağım ben.” Başka bir arkadaşına ise, “Artık inanmadığım şeylere hizmet etmeyeceğim ben, ailem de olsa, ülkem ya da kilisem de olsa, etmeyeceğim: kendime seçeceğim bir hayat tarzı ya da sanat dalı yoluyla elimden geldiği kadar özgürce ve eksiksiz olarak öz benliğimi dile getirmeye çalışacağım” der. Kısacası Joyce’un İrlanda’dan ayrılması, toplumun değişik alanlardaki baskısından kurtulup, bir sanatçıya gereken tam özgürlük ortamına kavuşmak içindir. Öykü ve romanlarının İrlanda’da yayımlanmasında karşılaştığı aşılmaz engeller, onun ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.
——Tuvalette geçenler——
-Gerçekçilik dediniz de bana tuhaf gelen bir sahne, bahçedeki tuvalete giren Bloom’un büyük abdestini bir tutup bir bırakarak rahatlaması, bir önceki kabızlığının yol açtığı hemoroidin tekrarlanmayacağını umması. O sayfa bana kötü gelmişti... Yani -şart mıydı bu detayları yazması?- dedim…
AYTÜR: Bunun cevabı, daha çok romanın edebiyat alanındaki tarihsel gelişimiyle ilgili sanıyorum. Orta çağda en yaygın edebiyat türü, doğruluk, iyilik, kötülük, gibi kavramları, bunları temsil eden kişiler, olaylar yoluyla anlatan öykülerdi. Shakespeare’in zamanında tiyatro oyunları öne çıktı, onsekizinci yüzyılda hiciv eserleri, ondokuzuncu yüzyılda roman ile şiir, yirminci yüzyılda ise tek başına roman. Ancak yüzyılın başlarında romancının hakkında yazacağı hiçbir şey kalmadığı düşüncesiyle bazı eleştirmenler romanın ömrünü tamamladığını ve “ölmekte olduğunu” ileri sürdüler. Buna karşılık, kendisi de roman yazarı olan E.M. Forster 1927 yılında yayımlanan, Türkçeye “Roman Sanatı” diye çevirdiğim kitabında, dolaylı yoldan da olsa, roman yazarlarının ele aldıkları konuların sınırlarının genişletilmesi gerektiğini belirtir. Önce, “insan hayatının başlıca beş gerçeği vardır ve bunlar, doğum, yeme içme, uyku, aşk ve ölümdür.” der ve roman yazarlarının büyük ölçüde bunlardan aşk ve ölüm üzerinde durduklarını, ötekileri neredeyse görmezden geldiklerini söyler. Bu iddia pek doğru değilse de, duygusal ilişkiler anlamında, aşk’ın çoğu zaman romanların temel konusu olduğu bir gerçek. Forster, doğumun, uykunun, yeme içmenin ve öteki bedensel ihtiyaçların da insan hayatında yerleri olduğunu hayatı her yönüyle yansıtabilmek için bunların da hesaba katılması gerektiğini ima ediyor. James Joyce’un Ulysses’de yaptığı da böyle bir şey. Joyce, Forster’ın çok ötesine giderek Stephen’ı daha çok zihinsel yönüyle, Bloom’u o zamana kadar hiçbir romanda olmayan ölçüde ve her türlü bedensel yönüyle ele aldığını görüyoruz. Böyle olunca, Bloom’un sabah kahvaltısında yediği böbreklerden, Martha’nın mektubundan aldıktan sonra bir kalıp sabunla Türk hamamına gitmesine kadar pek çok şeyin nedenini anlayabiliriz sanıyorum. Örneğin, Forster’ın roman yazarlarınca gözardı edildiğini söylediği doğum olayı
Ulysses’in kırk sayfayı geçen uzunluktaki on dördüncü bölümünde bir doğum evinde geçer. Ebelerden biri doğumun nasıl gittiğini soran Bloom’a üç gün önce başladığını ve o zamana kadar gördüğü doğumların en sorunlusu olduğunu bildirir. Joyce’un kendisi ise bir mektubunda bu bölümü yazmak için çok uğraştığını, okuyup anlamanın da çok güç olacağını söyler. Güçlük nedeni bu bölümün, bebeğin anne karnındaki embriyo halinden başlayan gelişmesine paralel olarak, İngilizcenin en eski çağlardaki şeklinden on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadarki yazarların üsluplarını taklit eden bir dille yazılmış olması! Ama Joyce bu güçlüğü, doğumun üç gün süren acısını yansıtmak için bilerek yaratmıştır belki de. Düşünsenize ortada çocuğunu doğurmak için acı içinde kıvranıp duran bir kadın varken, doğumevinin bekleme odasında bir grup tıp öğrencisi genç, içki içip kadınları aşalayan müstehcen şakalar yaparak gürültü patırtı içinde eğlenmektedir. Bu gençlerden biri, “Vallahi mübalağasız söylüyorum, Senin o ihtiyar koçun erkeklik kudretine hayran olmamak mümkün değil, o herif o karıya bir çocuk daha doğurtturur bak” der. Buradaki hayranlık konusu ve erkeklik övgüsü, erkeklerin kadınlara karşı tutumunu, onları genellikle Joyce’un babasından kendisine geçtiğini söylediği “şehvet düşkünlüğü”nü tatmin aracı saydıklarını açıkça gösteriyor. Ancak Joyce’nun roman boyunca doğum olayına, dolayısıyla da kadına bir tür gizemli, hatta kutsal bir hayat kaynağı olarak baktığı da bir gerçek.
————o tür şeyler——
-Romanın müstehcen sayılıp ABD’de kimi okullarda hala yasak oluşu da ilginç?
AYTÜR: Bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim Ulysses ‘te çirkin ve müstehcen sayılacak pek çok şey var ama, Joyce’u yakından tanıyanlar onun gerçek hayatta hiç kimseye “bir rahibeyi utandıracak” bir tek söz etmediğini söylüyor. Kendisi de bir arkadaşına “Ben o tür şeyleri yazarım ama asla söylemem” demiş. “O tür şeyleri yazmak” Ulysees’in, hayatı romanlarda o zamana kadar görülmeyen derecede bedensel,“çirkin” yönleriyle ele alan müstehcen bir kitap diye, uzunca bir süre suçlanıp yasaklanmasına yol açmıştır. A.B.D.’ye sokulmamasına karşı açılan davada mahkeme başkanı hakimin Ulysees’teki müstehcenlik, hatta pornografik olduğu ileri sürülen kısımlar hakkındaki sözleri son derece aydınlatıcıdır. Hakim bey, romanı baştan sona dikkatle, okuduğunu, şikâyet konusu yerlere tekrara tekrar baktığını, ama sırf müstehcenlik uğruna yazılmış olduğunu düşündüğü tek kelime görmediğini belirttikten sonra, şöyle devam eder, “Kitaptaki her kelime bir mozaik parçası gibi, Joyce’un okurları için çizmeyi amaçladığı tablonun bir ayrıntısına katkıda bulunmaktadır.” Adalet ile sağduyu ve kültürü özümsemiş bir insan. Yıl 1932, Amerika nereden nereye geldi günümüzde.
-Sizce bu roman neden dünyada da büyük roman diye nitelendiriliyor?
AYTÜR: D.H.Lawrence 1925 yılında yayımlanan “Romanda Ahlâk” başlıklı denemesinde roman yazarı olduğu için kendini azizlerden, filozoflardan, bilim adamlarından, şairlerden üstün sayar, “çünkü o yüce kişiler, insanın belli birtakım yönleriyle uğraşırlar, ama asla bütününe ulaşamazlar” der. Lawrence’ın kendisi bu yolda epeyce mesafe katetmiştir. Ulysses’in dokuzuncu bölümünde Stephen, Hamlet hakkında konuşurken, “Tanrıdan sonraki en büyük yaratıcı Şekspir’dir” derken kastettiği şey budur. Gerçekten de Şekspir’in oyunlarını, sonelerini toptan düşünürsek, gerçekten de o büyük yazarın insan denilen yaratığın (kadınlar arasında bile, müstehcen kelime oyunları dahil) gözler önüne sermediği, değinmediği neredeyse hiçbir yönü yoktur. Joyce’u da benzer şekilde büyük bir yazar yapan şey, onun da insan hayatını, zihinsel, ruhsal ve bedensel yönleriyle son dere kapsamlı olarak gözler önüne sermekteki inanılmaz başarısıdır. Ulysses gene dokuzuncu bölümünde bu düşünceyi Stephen’ın ağzından, Erkmen’in çevirisiyle, “Bir sanat eseri hakkında en can alıcı sual, ne derinlikte bir hayatiyetten fışkırdığıdır” diye ifade eder.
-Peki ülkemizdeki çeviri ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?
AYTÜR:Ortamın büyüklüğünü göz önüne alırsak, herhangi bir genelleme yapmanın güçlüğü ortaya çıkar. Ben yalnızca kendi gördüğüm bazı örneklerden yola çıkarak bir şeyler söyleyebilirim. Bakıyorsunuz bir dişçi on iki kitap çevirmiş. Ama örneğin Joseph Conrad’dan yaptığı “Gizli Ajan” adlı çeviride, romanın başkişisi olan kişinin casus olduğu anlaşılınca, adam İngiltere’den kaçmak için bankaya gidip bütün parasını çekiyor. Ama çevirmen, buradaki “bank” kelimenin başka bir anlamı olan “nehir kıyısı” diye çevirmiş! Bir ortaokul öğrencisinin bile yapmayacağı gülünç bir durum. Başka bir yerde bir tartışma sırasında biri bir başkası hakkında “He is an ass” diyor; yani, eşeğin biridir o. Çevirmenimiz “eşek” kelimesi yerine, son derece kibar bir insan olan Conrad’ın kemiklerini sızlatacak aşağılık bir uydurmayla,(affınıza sığınarak söyleyeyim)“Göt oğlanın tekidir” demiş. Bunlar romanın bütünü içinde birtakım dikkatsizlikler sayılabilir belki, ama daha sonra aynı romanı ben de “Casus” başlığıyla çevirdiğim için “Gizli Ajan”ı baştan sona okudum ve dil olarak da anlam olarak da düzeltilmesi gereken pek çok yer olduğunu gördüm. Öykü ve roman çeviren son derece iyi çevirmenlerimiz var elbette. Ancak başka bir yerde belirttiğim gibi, ülkemizde eğer çeviri eleştirisi yaygınlaşır, süreklilik kazanırsa, çevirmenlerin genellikle daha dikkatli olacaklarına ve böylece edebiyat alanındaki çevirilerin zamanla çok iyiye gideceğine inanıyorum ben.
-(Aytür’ün Middlemarch’ı sekiz yılda çevirdiği aklımdan geçiyor…) Sohbet baldan tatlı ama artık kalkmam gerekiyor, Ünal Bey biraz da kemanıyla zaman geçirecek, vedalaşıyoruz. Dışarıda rüzgar dinmiş, yürürken Aytür’ün sözleri aklımda… Ulysses’i yeniden okuma isteği duyuyorum…
İlk fırsatta bir kez daha…
(*) https://bennursunerel.blogspot.com/2025/11/ulysses-nihayet-tamam-m.html
https://bennursunerel.blogspot.com/2025/11/ulysses-nihayet-tamam-m.html
https://bennursunerel.blogspot.com/2025/10/yeniden-ulysses.html





Yorumlar
Yorum Gönder