Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ANKARA etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Osmanlı Mutfağından bir tarifle Olcay Baykal’ı anmak

12 Eylül sürecinde haber peşinde koşarken olağanüstü çaba harcıyorduk, askeri kaynaklardan bilgi almak aslanın ağzındaydı, güç bela edinilen bilgilerle haber yapmak ise kimi zaman ağır bedel ödetiyordu. Askeri yönetimin hoşlanmadığı haberler için gazeteler sıkıyönetim komutanlığının  bir telefonuyla derhal kapattırılıyordu. (*) - Bilmem sizin de aklınıza, “tarih tekerrürden ibarettir” sözü geldi mi? İşte o dönemde 12 Eylül askeri yönetiminin hışmına uğrayan siyasetçiler, sendikacılar, gazeteciler, aydınlar hep birlikte bu zor koşullara direnme çabasındaydık ve karşılıklı diyalogumuz kesintisiz sürüyordu.  Benim sık görüştüğüm “ yasaklı politikacılar ”ın başında Süleyman Demirel ve Deniz Baykal geliyordu, sık sık telefonlaşırdık, Feyzan ile evlendiğimizde nikahımıza katıldılar, hatta Demirel nikah tanıdığımızdı,  bizi esprileriyle epey güldürmüştü. Yakın arkadaşlarımız bilir, dostlarla paylaşmayı, birlikte yiyip içmeyi seven bir çifttik, bu hep böyle devam ...

Almodovar Teoremi

  Mülkiyeliler Birliği nin hocamız Muammer Aksoy ’a ithaf edilen kütüphanesindeyiz. Antoni Casas Ros ’un “ Almodovar Teoremi ” başlıklı kitabı konuşuluyor. Ben biraz geciktim, o taraflarda park yeri bulmak çok zor…  Ros aslında bir matematikçi, fakat geçirdikleri ciddi kazada sevgilisini yitiriyor, kendisi de yüzünden ağır darbe alıyor, burnu yok oluyor hatta… İçkili kullandığı arabayla son sürat orman yolunda gecenin bir yarısı karşısına çıkan geyiğe çarpmamak için direksiyonu kırınca olan oluyor. Yüzünü kaybedişi sonrasında kendini yalnızlığa mahkum ediyor, matematiği bırakıp yazarlığa soyunuyor, ilk romanı Almodovar Teoremi’ni kaleme alıyor ve büyük başarı kazanıyor. Roman aslında otobiyografik sayılabilir ama kurguyla, fantezi dünyasıyla iç içe…  -Romanın başlığı neden Almodovar Teoremi? Diye merak ediliyor. İspanyol yönetmeni niye işin içine sokmuş yani?  Çünkü  Ros, “ tam Almodovar’a uygun bir olay örgüsü ve senaryo” diye düşünüyor olsa gerek… Yüzü olmaya...

Benim güzel illustratörüm Esra

    Yaşamdaki rastlantılar kimi zaman çok hoş, “iyi ki O’nu tanıdım ” dedirtiyor.  İşte bana bunu söyletenlerden biri güzel illustratörüm Esra Özek . O’nunla yeni çıkan kitabım Babaannemin Güllü Masalları ’nın (*) basımı sırasında tanıştık. Her yönüyle çok yetenekli, çok şeker bir genç sanatçıdan söz ediyorum.  Renk ve giyim tercihleri farklıydı, koyu renkleri, siyahı seçiyordu, ayakkabılarında, başındaki avangarde kepte, elbiselerinde steampunk ya da gotik diye adlandırabilecek bir tarzı vardı. Gelgelelim karşılıklı konuşmalarımız sırasında karşımda ya da telefonda sanki bir su perisi hafifçe fısıldıyordu, hatta havada bir esinti vardı da, o sözcükler daha bana ulaşmadan uçup kayboluveriyordu. Benim örgüye, el işlerine sevgimi hemen keşfetmişti, hatta giyside, evimde, neredeyse her yerde kullanmayı sevdiğim fıstıki yeşile düşkünlüğümü de…  Esra’nın masallarda yarattığı karakterlerin hepsi o kadar hoşuma gitti ki, alıp birer birer kucakladım onları, o babaann...

O masallar bizdik!

-Kim unutabilir çocukluğunu? İster mutlu ister mutsuz günlerle örülü olsun, kim silebilir anılarından?  Kiralık bisikletlere bindiğimiz, paten kaydığımız Lale Sokak, Cihan Sokak, Hanımeli Sokak larda  birbirinin kopyasıydı apartmanlar,  yaşamlar  hep “ iki oda bir salonda” geçerdi. Evlerin arka bahçelerinde asma kilitli kömürlükler, kışa çeyrek kala satın alınan ( memurların kok kömürü karnesi vardı ) kömürün taşınması, asfalta sürten küreğin ritmik sesi, küfelerle  taşınan kömürün bıraktığı iz, genzi yakan tuhaf koku… - Şakir Zümre   Sobası sizde yok muydu? -Üşürdük kışın, diz boyuydu kar. Halalar, büyükanneler hepimize hırkalar örerdi, eskiyenleri söker, yünlerini yıkar, kurutur yine örerlerdi hırkaları kazakları - Kavacık Suyu, İnci Suyu arabaları geçerdi sokaktan, evlerde pişen yemeklerden komşuya bir tabak tadımlık gönderilirdi. Büfenin en süslü porselen tabağına özenle yerleştirilmiş iki dilim kızarmış palamutla, pasta tabağındaki irmik helva...

Bir tuhaf rastlantı

Bu sabah tuhaf bir şey geldi başıma…   Kapı çalındı, ısmarladığım kitap kargodan elime ulaştı. Meslekte kendimce önemli bulduğum kimi röportajlarımla yol öykülerini bir araya getirdiğim bir kitabım vardı, “Hamamböceği Sendromu…” Çoktan tükendi…  Bir dostuma göndermek için arıyordum,  ikinci el kitap satan bir siteden bulup ısmarlamıştım. Kitap o…  Kitabımı göndereceğim dostum genç bir meslektaşım, ona imzalamak için kitabımın kapağını açtım ve dondum kaldım… Elimdeki kitabı, uzun süre önce kaybettiğim bir sınıf arkadaşıma “yıllar önce ” imzalamışım…  Donup kalma halimden yavaş yavaş kurtuldum, düşünceler karıncalar misali  üşüştü belleğime: -Acaba kitabı o arkadaşıma imzalamıştım da vermemiş miydim? -Olamazdı ki, ikinci el kitap satan siteye kitabımı ben, neden gönderecektim? -Yoksa arkadaşım okuyup bir kenara kaldırmıştı da, günün birinde kitaplık temizliği yaparken gereksiz bulduğu kitaplarla birlikte benimkini de elden çıkarmış mıydı? -Yoks...

KIRMIZI DONLAR İHTİLALİ

Geçenlerde çok hoş bir buluşma yaşadığımızdan söz etmiştim. Yildiz Kasikci Telatar ve Ayşe özbek’le tatlı tatlı sohbet etmiştik. O buluşmada Yıldız bize “Kırmızı Donlar İhtilali” kitabını imzalayıp vermişti. Çok merak etmiştik “kırmızı don” başlığını, “okuyun da bir, bakalım ne düşüneceksiniz?” Demişti Yıldız. İnanır mısınız kitabı neredeyse bir gecede bitirdim, uyku muyku hak getire!  Bayıldım Yıldız’ın kalemine.  -Neydi kitapta seni bu kadar çeken? Diye soruyorsanız, hangi birini anlatayım? -Yıldız’ın işlek kalemini mi? -Saracoğlu Mahallesinde geçen çocukluk gençlik yıllarının umut, neşe, mutluluk dolu anılarını mı?  -Kızını yücelten bir babanın elinde büyüyen kız çocuğunun, cam tavanları yerle bir ederek nasıl ilerleyip en üst noktalara gelebileceğini mi… Hele o babanın borca girip kızına Endura marka bisikleti armağan edişi yok mu? Eh! Uyku kalır mı insanda?  Okur da okur, sayfaları çevirirken o güzelim yılların Ankara’sına gider, kendi çocukluk anılarına dalarsı...