Bu Blogda Ara

TC Hükümeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TC Hükümeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 24, 2022

97 yaşındaki emekli hakim İsmet Köker’den siyasilere: “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesini unutmayın!

  




 

“Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesi bizi ayakta tutar”

“Geçmişi unutmayın”

“Adalet yoksa devletler çöker”

“Aşırı borçlanma devleti iflasa götürür”

 

 

Emekli hakim İsmet Köker Dalya 100’e 3 kala, siyasetçilere ve devlet adamlarına “açık mektupla” seslenerek, “geçmişi unutmayın” çağrısında bulundu. Mektubunda Türk siyasi yaşamı ve dünyadan örnekler veren Köker, Türkiye Cumhuriyeti “yüzyıllarda ancak bir görülen” dâhi Mustafa Kemal Atatürk sayesinde dünyada sayılan bir ülke haline gelmiştir. Atatürk’ten sonra gelen bütün cumhurbaşkanları görevlerini Atatürk sayesinde yapmışlardır.” Dedi. İsmet Köker, “Türkiye’nin Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesinden sapmama koşuluyla ayakta kaldığını” anımsattı ve bütün Cumhurbaşkanlarının onun sayesinde görev yaptıklarına dikkat çekti. 

 

97 yaşındaki hakim ismet Köker, “yarım asırlık” meslek yaşamından örnekler vererek, “Bismillahirahmanirrahim” diye başladığı açık mektubunda şunları dile getirdi:

 

 “Vatan ve millet sevgisi taşıdığını düşündüğüm sizlere bu mektubu, esasen bildiğiniz şeyleri hatırlatmak üzere yazıyorum. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Ben, şu anda biyolojik yaşı henüz 100’ü bulmamış, 97 yaşında, genç bir ağabeyiniz olarak size bazı şeyleri hatırlatmayı kendime bir görev sayıyorum.

Ben iki dünya savaşının içinde doğmuş, yaşamış biriyim. Bütün dinlerde  “adam öldürmeyeceksin” emri vardır ama  homo homini lupus (insan insanın kurdudur)  sözünü doğrular gibi insanlar birbirleriyle daima harp etmişlerdir. Unutmayalım ki, Cumhuriyetin kurucusu ve mesleği askerlik olan Atatürk insanlığın geleceğinin barışta olduğunu belirterek “Yurtta Sulh Cihand Sulh” ilkesini bırakmıştır. Dünyanın ve bizim geleceğimiz bu sözde saklıdır.

—Ayağını yorganına —

İnsan hayatında en önemli faktörlerden birisi iktisatlı davranmaktır. Türkçede bunun en veciz ifadesi “ayağını yorganına göre uzatmak”tır. 

Bu, devletler için de geçerlidir. Devleti idare edenler, milletten vergi toplayıp, devlet işlerini görmekteler. Eğer, toplanan vergiler, masraflara yetmez ve devlet daha çok borçlanırsa bu, idarecilerin başarılı olamadıklarını gösterir. Eğer borçlar makul miktardan fazla olursa devletin iflasına kadar gider. Bunun tarihte çok misalleri olmuştur. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun enkaza dönüşmesinin önemli bir sebebi de yapılan hesapsız borçlanmalardır (Düyun-u umumiye.) Asla unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti yüzyıllarda ancak bir görülen dâhi Mustafa Kemal Atatürk sayesinde dünyada sayılan bir ülke haline gelmiştir. Atatürk’ten sonra gelen bütün cumhurbaşkanları görevlerini Atatürk sayesinde yapmışlar, yapmaktadırlar.  Dünya tarihinde, devlet idaresinin en kötü örneklerinden biri Almanya diğeri de İtalya’dır. İkinci Cihan Harbinde Avusturya’da doğan Adolf Hitler Almanya’da bütün zengin Yahudileri öldürtmüş, bazılarının yurtdışına kaçmasına yol açmış, gelirlerine el koyup, silah ve harp malzemesine sarf edip, dünyaya harp ilan etmiş, çocuk yaştaki Alman gençlerini cephelere sürerek milyonlarca kişinin ölümüne sebep olmuştur. Sonunda Almanya enkaza dönüşmüş, kendisi de intihar ederek yaşamına son vermiştir. İtalya’da da Duçe Benitto Mussoloni kara gömlekli faşistlerle birlikte Hitlerle işbirliği yapmış, o da İtalyanlar tarafından öldürülmüş, cesedi Roma sokaklarında dolaştırılmıştır. 

 

——-Kumpas davaları ve FETÖ——-

 

Türkiye Cumhuriyeti olarak, kumpas davaları ve FETÖ olayları nedeniyle büyük badireler atlattık ancak, birlik ve beraberlik içinde, Atatürk ilkelerinden sapmadan, özellikle  “Yurtta sulh - Cihanda sulh”  sözüne inanarak, daima payidar (kalıcı) olacağız. Bizim şu anda ulusumuzun en önemli meselesi adalettir. Bu o kadar önemlidir ki, ülkelerinde adaleti her yönüyle sağlayamayan devletler tarihte daima çökmüşlerdir. Tarihten ders almak, her zaman insanları doğru yola iletmiştir. Şimdiden devletimizi idarede en ileri safta olan siz kardeşlerime elimden geldiğince kısa olarak bir yol göstermek istiyorum. Adalet konusunda her gün süslü laflar söylenebilir, yüzlerce veya binlerce sayfa yazılabilir fakat lafla peynir gemisi yürütülemeyeceği gibi bir adım dahi ilerlenemez. Şimdi bizzat şahit olduğum  konuları sizlere aktararak çözüm yolunu taktirlerinize bırakacağım.


—-Demokrat Partinin çöküşü——

 

1946’da Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan, Halk Partisi’nden ayrılıp Demokrat Parti’yi kurmuştu. O yıl seçimi kazanamayan bu parti 1950 seçimlerini büyük bir çoğunlukla kazanarak iktidara geldi. Evvelki seçimde seçim kurulları “Kaymakamlar” ve “Valiler” tarafından oluşturulup, şaibeli sonuçlara varılmıştı. Yani, partili seçim kurulları hükümet emriyle seçimi  Halk Partisi lehine sonuçlandırmıştı. 1946’dan sonra çıkan yasa ile ilçe ve il seçim kurulları tarafsız hâkimlerden oluşunca, 1950’de Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla iktidara geldi. İlk yıllarda yaptığı faydalı işlerle memlekette ilerleme sağlayan Demokrat Parti idaresi sonradan “askeri idarenin yedek subaylarla görülebileceği düşüncesine girerek ve hakimleri kara cübbeliler diye dışlayarak” memlekette huzursuzluğa yol açtı. 


—-Adaletten nasıl saptılar?—


Gelelim adalete. 1953 yılında herkesin çalışkan, bilgili, dürüst hâkimlerden biri kabul edilen ve Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı, Yargıtay 1.Ceza Dairesi Başkanlığı, Yargıtay 6. Ve 7. Hukuk Daireleri Başkanlığı da yapan babam Bedri Köker, Yargıtay Başkanı olmuştu. O sırada Türkiye’de Anayasa Mahkemesi olmadığından kendisi Yüce Divan Başkanlığı da yapıyordu. Onun zamanında, Yargıtay en süratli şekilde çalışıyor ve dosyalar en kısa zamanda sonuçlandırılıyordu. Üç yıldır bu görevde başarıyla çalışırken bir gün Başbakan Adnan Menderes’in Yargıtay’ın genç ve çalışkan üç üyesini re’sen emekliye sevk ettiği anlaşıldı. O sırada Yargıtay’dan Başbakana büyük bir tepki geldi. Babam Bedri Köker, Yargıtay genel kurulunu topladı, sonuçta “bu emekliye sevk kararına karşı Başbakana bir yazı yazılarak bu üyeler göreve iade edilmedikleri takdirde Yargıtay’ın çalışmalarını durduracağının bildirilmesine” karar verildi. O gün, bütün Yargıtay üyeleri işi bıraktı, babam da eve döndü. Akabinde, Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk babamı telefonla arayarak bu karara kimlerin imza attığını sorunca, o da “Siz bakan olduğunuzda sizi tebrik eden bütün daire başkanları ve üyeler imzalamıştır” diye cevap verdi. Türkiye’de doğal olarak yer yerinden oynadı. Babam ve üyeler daireye gitmiyorlardı, ortada işçilerin grevine benzer bir olay vardı. Başbakanlıktan her gün bizim ev aranıyor ve Başbakan babamla görüşmek istiyor fakat babam emekli edilen üç üye işe başlamadan daireye gitmemekte direniyordu. Daha sonra, Celal Bayar’ın yakın arkadaşı ve babamın da akrabası Reşat Dayıyı aracı yaptılar. Reşat Dayı bize gelerek  ısrarla babama Başvekil Adnan Menderes ile görüşmesini rica etti. Babam üç Yargıtay üyesinin görevlerine iade edilmeden görüşemeyeceğini belirterek talebi reddetti fakat Reşat Dayı babamdan söz almadan gitmeyeceğini söyledi, neticede babam da çok sevdiği dayıoğluna söz verdi. Grev süresi bir haftayı bulmuştu. Herkes bu olayı konuşuyordu ve halkın çoğunluğu Yargıtay’ın eylemini destekliyordu. Babam ertesi gün yanına Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanı Suat Bertan beyi tanık olarak yanına alıp Başbakanlığa gitti. 


—Menderes’in verdiği söz—-


Kendisinin bana bizzat anlattığına göre, Adnan bey Başbakanlığın merdivenlerinde onları gayet nazik bir şekilde karşılamış ve birlikte makam odasına çıkmışlar. Adnan bey babama ‘sayın reis beyefendi memleketimiz şu anda çok zor bir durumda bunu ancak sizin bir demeç yazarak çözmeniz mümkündür’ deyince babam Yargıtay Genel Kurulunun kararı nedeniyle önce üç üyenin göreve iadesini istemiş, Menderes de “bu takdirde hükümetin çok zor durumda kalabileceğini ve madem ki Genel Kurul yürütmenin yargıya karışmamasını istemiş o halde bundan böyle Adliye’deki mübaşirlere bile Memurin Kanununun 39. Maddesinin uygulanmayacağına dair hükümetin başı olarak söz verdiğini” söylemiş. Bu arada babam yalandan uzak biri olarak, muhatabı Adnan Menderes’in doğru söylediğine inanarak, “emekliye sevk işleminin hükümetin yasaya dayanan bir eylemi olduğunu belirten” kısa bir demeç vermiş. Bundan sonra babamı on gün kadar her gece Cumhurbaşkanlığı köşküne yemeğe davet ettiler ve kendisine, “memleketi bir badireden kurtardığı için” her gün teşekkür ettiler. 

Aradan tahminen 15-20 gün geçmişti ki, hükümetin bir kararnamesiyle “Yargıtay Başkanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı dâhil olmak üzere 15 kişinin Memurin Kanununun 39. Maddesi uyarınca emekliye sevk edildiği” bildirildi. Böylece, 15. Asırda İtalya’da prenslere akıl veren Machiavelli’nin tavsiyesini Menderes hükümeti yerine getirmiş oldu, yani “yalan söyleyerek başarıya ulaşmış oldular.” 


—Yalancının mumu—


Ama “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” misali, daha sonra memleketimizde nahoş olaylar oldu. Yürütme erkinin yargı erki üzerine yapmış olduğu bu “darbe” toplum tarafından unutulmadı. 1958 yılında, İngiltere’den bir hukukçunun İngiliz Hukuk Sistemi hakkındaki bir konferansına katıldım. İngiliz hukukçu konuşmasını bitirdikten sonra genç bir askeri hâkim, “İngiltere’deki hâkimlerin emekliye nasıl sevk edildiklerini” sordu. Hoca gülerek, “çok basit, çünkü İngiltere’de hâkimlerin emekliye sevk edilmeleri gibi bir durum yoktur” dedi ve “İngiltere’de hiçbir hâkimin herhangi bir makam veya merci tarafından emekliye sevk edilemeyeceğini ancak kendi isteğiyle veya ölümüyle hâkimliğinin sona erebileceğini”söyledi. Buna karşılık , soru sahibi tekrar söz alarak “yaşlanan bir hâkimin gözü görmez, kulağı duymaz olması halinde hâkimliğe devam etmesinin nasıl mümkün olacağını” sorunca, hocanın cevabı şu oldu: 


-Herhangi bir makam ve merci tarafından hâkimin  emekliye sevk edilmesi gibi çok büyük bir mahsurun yanında bir hâkimin hastalıklı olsa bile görevine devam etmesi daha az mahsurlu olduğu için böyle bir uygulama vardır. 


Başka bir dinleyici İngiltere’de hâkim aylıklarının miktarını sorduğunda hocanın cevabı aynen şöyle idi:


-İngiltere’de en yüksek maaşı Lordlar Kamarası üyeleri alırlar, bu 6 bin Sterlindir, bundan yüksek sadece İngiliz Yüksek Mahkemesi hâkimleri 8 bin Sterlin alır ve bundan fazla maaş alan herhangi bir makam ve merci yoktur.


——27 Mayıs İhtilali—


Derken 27 Mayıs 1960 günü Türkiye’de askerler tarafından bir ihtilal yapıldı. Demokrat Parti’nin önde gelenleri, Cumhurbaşkanı ve Başbakan dâhil tutuklanıp Yassıada’ya götürüldüler. Orada görev yapan tüm hâkimler tanıdığım kişilerdi. Hatta Başsavcı olan Ömer Altay Egesel bana beraber çalışmamızı önerdi. Ben kendi durumumdan memnun olduğum için  görevimden ayrılmadım.

Yassıada duruşmaları başlamadan önce, ihtilali yapan kurulun önemli kişisi olan Alparslan Türkeş beni makamına çağırdı. Başbakanlık müsteşarı olarak görevliydi. Yargıtay’da üye yardımcısı olan ve Kütahya’da beraber çalıştığımız Vasfi Göksu, Türkeş’e istediği genç, dürüst,  çalışkan hâkim olarak benim ismimi vermiş. Türkeş benden “hemen Başbakanlık Müsteşar Muavininin odasına gitmemi, Başbakanın bütün özel ve resmi evraklarının incelenmesini ve bu belgeler arasında özellikle Kars ve Ardahan illerinin Rusya’ya verileceği hakkında ve ayrıca 25 üniversite talebesinin öldürülerek Konya yolunda kuyulara atıldığı yönünde bir belge bulunursa kendisine haber vermemi” istedi. O dakikada Başbakanlık Müsteşar Muavininin odasına gittim, kapıda silahlı jandarmalar nöbet tutuyordu, içeri girdiğimde benden daha yaşlı hakime hanım bana görevli olduğunu fakat hasta olduğu için rapor alıp çalışmayacağını söyleyerek çıkıp gitti, odada yalnız kaldım.


—-28 çuval evrak—-


Bütün oda çuvallarla doluydu, saydım 28 çuval vardı. Başbakan Adnan Menderes’in bütün evrakları bu çuvallara konmuştu. Ayrıca kapakları açık, orta boyda iki kasa vardı. Kasaların birinde MİT mensuplarının gönderdiği raporlar bulunuyordu. Diğer kasada Başbakanlık Müsteşarı olan Ahmet Salih Korur beyin tahsisat-ı mesrure (örtülü ödenek) hesaplarını tuttuğu defterler vardı. Bismillah deyip, kasalardaki evrakları teker teker gözden geçirmekle işe başladım. Her gün sabah 08.30’da gelip akşam 21.00’e kadar çalışıyordum. Kendime bir plan yaptım. Her gün bir çuval evrakı bitirmeden eve gitmiyordum. Tek başıma bir aylık çalışmayla incelemeyi tamamladım, ardından derhal Türkeş’e giderek, “gerek şark vilayetlerimizin Ruslara devri, gerekse 25 talebenin öldürülmesi olayları hakkında hiçbir belge ve bulguya rastlamadığımı” bildirdim. Ancak yasama organından bir kısım milletvekiline Başbakanlık Tahkikat Kurulu adı altında yargılama görevi verildiğini hatırlatarak, bunun Anayasa’ya açıkça aykırı olduğunu, Türkiye’de sadece hâkimler tarafından tutuklama kararı verebileceğini ve Cumhurbaşkanı dahil olmak üzere yasama ve yürütme kurullarından herhangi bir kimseye yargı yetkisi verilmesinin Anayasa’ya aykırı olduğunu bildirdim.


——Yassıada ziyareti—


Tekrar Ankara hâkimi olarak göreve devam ettim. Herkes tarafından bilindiği üzere, Yassıada mahkemeleri bir yıl kadar sürdükten sonra, bütün Demokrat Parti milletvekilleri (Milli Savunma Bakanı Şem’i Ergin hariç) çeşitli cezalara mahkum oldu, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatih Rüşdü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan  dâhil 15 kişi idama mahkum edildi. Menderes, Zorlu ve Polatkan İmralı Adasında asıldı, kalan 12 kişinin cezaları Milli Birlik Komitesi tarafından müebbet ağır hapse çevrildi, Kayseri’de özel bir cezaevinde tutuldular. Ben arkadaşım olan 45 milletvekilini ziyaret için Kayseri’ye gitmeye karar verdim, bu durumu Adalet Bakanı  Sahir Kurutluoğlu’na bildirdim. O da bana, “tabii gidebilirsin, iyi dost olduğunun bir kanıtıdır” dedi. Kardeş kadar yakınım olan Doğan Tümay’ın arabasıyla şafak vakti yanımıza kahve ve sigara paketleri alarak Kayseri’ye yola çıktık, öğleden evvel cezaevine vardık. Cezaevinin savcısına durumu anlattım, o Haymana savcısı iken beni tanıdığını söyledi ve önce ömür boyu ağır hapse mahkûm olan arkadaşımı odasına çağırtarak odayı bize bıraktı. Sınıf arkadaşım Kütahyalı Kemal Özer’le ağlayarak birbirimize sarıldık.

Adalet Bakanlığı’nda müsteşarlık yapmış olan Kastamonu milletvekili Hadi Tan’ın sözleri ise beni hem ağlattı hem de memnun etti, çünkü bana, “intihara karar verdiğini ve benim ziyaretimle dünya yüzünde insanlık denen kavramın bitmediğini gördüğü için o anda intihardan vazgeçtiğini” söyledi. Tüm öğleden sonra, genel koğuşta diğer 40 arkadaşımı da ziyaret ederek kahve ve sigaraları Kütahyalı İbrahim Germiyanoğlu’na arkadaşlara dağıtması için teslim ettik ve akşam Ankara’ya döndük. İçim  ferahlamıştı.


—İngiliz Hakimler—


Size daha önce İngiliz hocanın konferansını yazmıştım, orada önemli gördüğüm nokta şu oldu; İngilizler hâkimliğe başlayan kişiye Maliye hazinesinin açık bir çekini veriyor. Bu husus İngiltere’de hâkimlere rüşvet teklif etmenin kesin olarak önüne geçiyor, çünkü hiçbir rüşvetin tutarı, hazine parasından fazla olamaz. İngiliz halkı bunu bildiğinden kafalarında herhangi bir soru işareti bulunmadan mahkemelere çıkabiliyor. Şu da bir gerçek ki uzun yıllardan beri açık çeki kullanan bir tek hâkim bile olmamış ama bütün dünya İngiltere’de mahkemelerin adil, tarafsız ve doğru kararlar verdiğine inanarak milletlerarası anlaşmalarında yargı mercii olarak İngiltere mahkemelerini görevli olarak kabul ediyor. 

Şimdi, siz muhterem siyasetçi kardeşlerim Türkiye Cumhuriyetinin mahkemelerinin böyle adil olmasını istemez misiniz? Hepinizin “bunu tabii isteriz” dediğini duyar gibi oluyorum. O halde gereğini yapınız.

 

—Menderes’in varlığı azalmıştı—


Şimdi size kişisel düşüncemi açıklamak istiyorum. 

Adnan Menderes “Anayasayı İhlal” suçundan asılmıştı. Benim Ankara’da 1947 yılından itibaren hakim olarak  geçirdiğim dönemde, Menderes’in on yıllık Başbakanlık döneminde çok olumlu işler yaptığını bizzat biliyorum. Türkiye’deki 2-3 çimento fabrikasının sayısı  27’ye çıkmıştı, 2-3 şeker fabrikası da 28’e. Köylünün çıplak ayaklarına lastik ayakkabı geçirilmişti. Köylerde okullar kurulmuş,  bütün Türkiye’de köy yolları ve ana yollar yapılmıştı. Adnan Menderes’in zimmetine geçirdiği bir para yoktu ve hatta çiftliğinin başında olmadığından mamelekinde (mal varlığında) azalma bile vardı. Bu durumda ben hâkim olarak, idam cezası vermeye “Anayasa İhlalinin sabit olması” nedeniyle mecbur olunduğundan, vicdanen, bir siyasetçi olan başbakanın asılma cezasının yukarda yazdığım hususlar tahfif (hafifletici) sebebi kabul edilerek “cezanın müebbet hapse çevrilmesine” karar verirdim ve evime gidip gece rahat bir uyku çekerdim.


—İyi müslümanlar azınlıkta—


Muhterem kardeşlerim, dünyada yaşayan tüm insanlar çok iyi, iyi ve az iyi olarak üçe ayrılabilir, onun gibi tamamına yakın kısmı Müslüman olan halkımız da böyledir. Maalesef çok iyi Müslümanlar azınlıktadır. Bugün tarafsız bir gözle bakıldığında dünya yüzündeki en kemale ermiş olan dinin müslümanlık olduğu görülmektedir ancak diğer dinlerde de görüldüğü üzere zamanla müslümanlık bazı din tacirleri tarafından saptırılmış ve bunlar şahsi çıkarlarını öne alarak cahil müslümanları aldatmıştır. Müslümanlığın yolu, sirat-ı müstakimdir (doğru yol.) Müslümanlıkta bir tek yol varken çeşitli yollara saptırmak gerçek müslümanlığa aykırıdır. Hz. Muhammed (S.A.V.) dışında başka bir gerçek din adamı şeyh, şıh, tarikat yoktur. Bunlar sapkın din adamları tarafından uydurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Paşa bütün sahte din adamlarının ortadan kalkmasını temin eden hem en büyük Müslüman hem de en büyük din adamıdır. Sizler, Türkiye’nin en yetişkin en kıymetli insanları olarak, biliyorsunuz ki bir memleketin iyi yaşaması ve başka ülkelere muhtaç olmaması için, önce yurtta sulh cihanda sulh ilkesinin uygulanması gerekir. Türkiye’miz konumu itibariyle cennet bir vatandır, hepimiz bunun kıymetini bilmeliyiz. Hayatta en hakiki mürşit ilim olduğuna göre, bunu gözden çıkarmadan Tanrı’nın bir fabrika gibi memleketimize lütfettiği toprakları ekip biçmek ve hayvancılığı geliştirmekle başka devletlere muhtaç olmadan rahat ve huzurlu bir yaşam sürebiliriz. Memleketimiz, üç tarafı denizlerle çevrili ve dördüncü tarafı da büyük Van Gölü ile yaratılmış, ırmakları ve mutedil havasıyla dünya yüzünün cennetidir. Hepimizin bir tek amacı,  memleketimizin medeniyet seviyesinin yükseltilmesidir. Onun için birlikte ve beraber olarak var gücümüzle çalışmalıyız. Türk milleti çalışkandır, Türk milleti asildir, birlik ve beraberlikle bütün güçlüklerin üstesinden gelecektir.


Emekli Hakim İsmet Köker.






—Köker’in dilinden yaşamı—-


1943 yılında ilk talebelerinden biri olarak girip yatılı okuduğum Ankara Hukuk Fakültesinden 1 Temmuz 1947 tarihinde mezun olduğum gün, Ankara Adliyesinde hâkim adayı olarak işe başladım. Bir yıl sonra yedek subay okulunda altı ay okuyup, 1948’de askeri hâkim olarak Çorlu 2. Süvari Tümeninde görev yapıp, tekrar Ankara’ya dönerek , Yargıtay 4. Ceza Dairesinde stajyer hâkim raportörlüğe tayin edildim. 1950 sonlarında kura ile Kemaliye (Eğin) savcılığına, 1951’de de Kütahya’ya hâkim olarak giderek 1954 1 Nisan günü Ankara’ya atandım. Mahkemelerde ve Yargıtayda görev yaparak 65 yaşımda 14 Şubat 1990’da emekli oldum. O günden beri 30 yılı geçen bir süre hiç avukatlık da yapmadan emekli maaşımla bugüne kadar geldim. Rahmetlik babam, Mehmet Bedrettin Köker, Osmanlı Devletinin son zamanlarında mabeyinde Sadrazam Mühürdarbaşı olarak çalışan Hasan Tayyar beyin oğluydu. Küçük yaşta babasını kaybedince dayısı Fevzi bey onu Kabataş Lisesi’nde ve daha sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okutmuş. Babam aynı zamanda Siyasal Bilgiler’den de şahadetname almıştı. Annemin babası da Osmanlı’da kaymakamlıklar yapmış ve Rodos mutassarıflığına  atanıp görevine giderken yolda vefat etmiş ve annem küçük yaşında İstanbul Maarif Müdürü olan halasının eşi tarafından yatılı olarak verildiği Dârülmuallimât’ta (Kız Öğretmen Okulu) okumuştu. Babamın Cumhuriyet Savcısı olarak bulunduğu Tavşanlı ilçesinde ben 14 Şubat 1925 tarihinde doğmuşum. Annemden duyduğuma göre, 40 yıllık ebe hanım binlerce doğum içinde böyle bir duvakla doğan ikinci çocuk olduğumu, benim hayat boyu iyi  insan olarak yaşayıp, herkese iyilik edeceğimi söylemiş. Bu laflar ömür boyu bende olumlu bir etki yarattı. Gerçekten de bugüne kadar kimseye bilerek bir kötülük yapmadığım gibi, muhtaç olanlara iyilik yapmaktan geri durmadım ve karşılığında Allah bana çok az kula nasip olacak şekilde sıhhat, afiyet ve huzurlu bir yaşam verdi. Yargı erkinin hemen hemen her bölümünde hâkimlik yaptığım için arkadaşlarım, avukatlık yapmamı önerdiler. Avukatlık mesleğinin en güç ve stresli bir iş olduğunu çok iyi bildiğimden ve babam gibi parayla pulla ilişkim olmadığından emekli olarak huzurlu bir yaşam sürdüm. 1935 senesinde, Temyiz Mahkemesi (Yargıtay) Eskişehir’den Ankara’ya Bakanlıklar’da yeni yapılan binasına taşındı. Ailemiz bu nedenle Ankara’ya gelip yerleşti. O tarihten bugüne kadar, 3-5 sene dışında ömrüm Ankara’da geçti. İlk-orta-lise-üniversiteyi hep Ankara’da okudum. 42 yıl süren hakimliğimin 38 yılını Ankara’da geçirdim. Sanıyorum ki, Türkiye’de benim kadar çok hâkim, savcı, milletvekili arkadaşı olan insan çok azdır ama Konfüçyüs’ün ruhuna Fatiha, uzun yaşamanın faydaları olduğu gibi bazı mahsurları da oluyor çünkü çok sevdiğim fakülte arkadaşlarımdan, (ki onlar Türkiye Cumhuriyeti’nde çok iyi hocalardan ders almış en iyi hukukçulardı) bugün hiçbiri hayatta değil. Yani her şeyin vasatı iyidir diyen Konfüçyüs ve insanlara ifrat ve tefritten sakının diyen Tevrat, İncil ve Kuran’ın ne kadar güzel ve yerinde tespitte bulunduğunu akıldan çıkarmamak lazım.


Pazartesi, Eylül 06, 2021

Ah! Şu yazılamayanlar!





Gazeteciler yaşadıkları dönemin birer tanığıdır değil mi?


Kimi zaman da bu tanıklıklar gazete sayfalarına aktarılamaz, “not defterleri”nde kalır. Bu durumun yaşanan ülkenin demokrasi ve şeffaflık düzeyine göre değişen çok farklı nedenleri vardır, üzerinde konuşmaya sayfalar yetmez.


Şimdi bu derin konuyu bırakın da ben sizi “keyifli başlayan bir kahvaltı”ya götüreyim mi? 


Yer, Çankaya’daki ABD Büyükelçiliği Rezidansı, tarih 9 Mart 2004


Bir grup gazeteci, Büyükelçi Eric Edelman (*) ve kimi Amerikalı diplomatların katılacağı bir kahvaltıya davet edilmişti. Zengin bir ikram hazırlanmış, Türk damak tadına uygun simitle çay bile sofrada eksik edilmemişti.


Büyükelçi kahvesinden bir yudum alıp, “sizlerle bölgedeki gelişmeleri konuşmak istiyorum, kahve ve taze portakal suyunu beğeneceğinizi ve beni sorularla fazla sıkıştırmayıp insaflı davranacağınızı umuyorum” söze girdi.


Önce Ortadoğu ülkelerindeki durumu anlattı, başta Afganistan olmak üzere pek çoğunda  kadın hakları, basın ve ifade özgürlüğü, demokratik kurumlar, adalet mekanizmasının işleyişi açısından manzaranın hiç de parlak olmadığını, yolsuzluklar ve terör hareketlerinin bu ülkelerde artık yaşamın bir parçası haline geldiğini dile getirdi. Daha sonra bu ülkelerde gerçek demokrasinin yerleştirilmesi, yolsuzluk ve terörün kökünün kurutulması, başta kadın hakları ve basın özgürlüğü olmak üzere bütün bu alanlarda sağlanacak ilerlemeleri anlattı. Büyükelçinin sözlerini, kendi kendime içimde evirip çevirip, “amma da hayal sattı yahu” diye pek de inanmadan dinliyor, bir yandan da hızla not almayı sürdürüyordum… 


Büyükelçi kimi sözleri için “off the record”, “bana atfen yazmayın” ya da “yazabilirsiniz” diye ricada bulunup,  tam bir pembe bir tablo çizerek bunları anlatırken hepimizin aklındaki tek soru şuydu:


-İyi de, bu çizdiğiniz tabloyu yaratmak için gereken önlemleri bölge hükümetlerine nasıl benimseteceksiniz?


Diplomatlardan biri kendini tutamayıp hemen şunu demesin mi?


-CIA’ya göre bir karışıklık çıkarmak ortalama 185 milyon dolara bakıyormuş. Sonrası malum… O hükümet gider, başkası gelir…


Tabii ki bu söylediğinden anında pişman olup, “aman lütfen bunu yazmayın” diye de ekledi…


Büyükelçi ise sonradan Arap Baharı diye kayda geçecek, kimilerinin ise “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) diye ifade ettiği projeyle ilgili anlatımını sürdürürken, uygulamada Türkiye desteğini  çok önemli bulduklarını da dile getirdi.


Bir kaç ay sonra bir baktık, Recep Tayyip Erdoğan, dönemin Başbakanı olarak “Biz Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanıyız, bu görev bize verildi” şeklinde açıklamalar (**) yaptı. Ortadoğu’nun siyasi ve sosyal yapısını “tepeden inmeci bir tutumla ” değiştirmeyi hedefleyen bu proje hiç bir zaman “resmen” açıklanmasa da, 23 ülkenin kapsamda olduğunu gösteren haritalar ortalığa saçıldı, ABD’nin yanı sıra İtalya, Türkiye ve Yemen’in “eş başkan olarak görevlendirildikleri” pek çok zirvede dile getirildi ve özellikle Türkiye’den ekonomik katkı istendi.


-Peki sonra ne mi oldu?

-Hiiiiç! Koca bir hiç…


Ama sanırım o diplomatın “aman yazmayın” dedikleri, acı birer gerçekti. Bölgedeki ülkelerin hiçbirinde huzur kalmadı. Çoğunda iç isyanlar çıktı, liderleri linç edildi, hükümetlerin kimi devrildi, kimi hala ayakta kalmakta dirense de yönettiği ülke paramparça oldu…


“Kadınların haklarını ilerleteceğiz” derken, ilerleme şurada dursun, kadınları gözlerinin bile görünmediği çarşaflara tıktılar…


Yani anlayacağınız “Arap Baharı, kasvetli, soğuk bir kışa” döndü. “Peki bu proje şimdi kime yaradı?” diye sorarsanız:


-Kime olacak yahu? Her zaman kayıtsız şartsız kazançlı çıkan Amerikalı silah tüccarlarına…


Haydi bunları Amerikan halkı merak edip asla sorgulamıyor da, bizler? Karışıklığın bütün ceremesini çeken bizler yıllardır “kış uykusu”na mı yattık?


(*) https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-43043790


(**) https://youtu.be/HT5nXNVIa4k?si=uNk9FOckvkwaU9Ve


Partili gazeteciler… Pravda…

Gazeteciler Cemiyetinin düzenlediği Medya Konferansının (*) i kinci gün  oturumları da ilginçti. “Gazeteci kimdir? ” Başta olmak üzere pek ç...