Ana içeriğe atla

Leylak zamanı



Düşünebilir miydim O’nun siluetinin belleğimden giderek silineceğini? Gülüşünün, dokunuşunun, kokusunun, söylediği şarkıların bile günün birinde unutulmaya yüz tutacağını? 

İyi ki fotoğraflar var, gülümseyerek bakıyor onlarda, ne kadar genç, söğüt dalı gibi incecik. Bir kızı olsun istermiş, -bir gün belki- diyerek hayalinde koymuş ismimi. Daha okuldayken; -Bir oğlum, bir kızım olacak, isimlerini Ersin ve Nursun koyacağım- dermiş.

Yıllar geçmiş aradan, babam Servet, annemin “hep gizlediği eline!” Yüzük takmak istemiş, annemden  “sen hangi ele yüzük takacağını biliyor musun?” yanıtını almış ama pes etmemiş, o yanık izleri olan eli alıp öpmüş, öpmüş…

Sonra evlenmişler, ağabeyim doğunca dedem, -Nasıl olsa ilk çocuğunuz, ismi Mehmet olsun, sonrakini sen koyarsın- demiş, benimkine itiraz eden olmamış. 


Bu sabah hep annemleyim, bahçelerden O’na leylaklar topladım, şimdi hepsi karşımda, annem de görüyor mudur? Göğün en yukardaki maviliklerine leylakların esintisi ulaşıyor mudur?



 

Masume Hanım çok severdi “leylak zamanı”nı, leylakların ömrünün çok kısa süreceğini bildiğinden, bahçelerde katmerlisini arar  bulur, çiçeğe kesmiş ince dalları yavaşça, incitmeden koparıp  getirirdi, evimiz mis gibi esintileriyle günlerce leylak bahçesine dönerdi.


Sonra mevsim değişir, yaz olur, sıra hanımelilere gelirdi. Balkonumuza uzanan sarmaşığı annem elleriyle dikmişti, sıcak günlerin bizi sarıp sarmalayan, güneşten esirgeyen gölgeliğiydi, hanımelilerin o zarif, varmış-yokmuş gibi ara ara esip geçen mis kokusunu içime çeker, sınavlara hazırlanır,  kitaplar okurdum. Radyo hep açıktı, romantik şarkılar çalardı…




Bu satırlar bir “niyet” ifadesi!


Annem Masume Alev’i yazmaya niyetim var, yıllardır düşlerimde varolan, bir türlü yazıya dökemediğim bir niyet. Umarım bu kez sonuca varır. Doğduğu Yunanistan topraklarından, Drama’nın Katahloron (Rakiştan) köyünden mübadele yıllarında kopup, annesi ve küçük erkek kardeşiyle birlikte Türkiye’ye göçüp, Balıkesir’in Sındırgı’sına yerleştirilen, devletin geçim sağlasınlar diye, bir küçük ev ile büyükçe iki tütün tarlası verdiği ailenin küçük kızını, annemi… İlkokul öğretmeninin “buralarda kalırsan yazık olur sana Masume, ömrün evlenip barklanıp tütün dizmekle mi geçecek? İstanbul’a gitmeni, orada öğrenim yapmanı sağlamak lazım. Bunun bir yolunu bulacağız” dediği annemi…


Haydi bana müsaade, yolum uzun…🩷


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Jackie, kanlı tayyör ve Kennedy suikastı

Koyu ela gizemli bakışlar, yumuşacık kulağa fısıldar gibi ses tonu ( hele Fransızca diksiyonu !), parlak gür saçlar, yaşama, aileye, dostlara, sanata ve estetiğe adanmışlık...  Oleg Cassini (*) imzası taşıyan zarif giyim stili ve Tiffany’s den “kiralanan” (*) görkemli mücevherleriyle muhteşem bir First Lady’nin Beyaz Saray salonlarında üç yıl boyunca, zarif ve ışıldayan salınışı. Evet evet, Jacqueline Bouvier Kennedy ’den söz ediyorum. Amerika’nın 35. Başkanı John Kennedy ’nin Beyaz Saraya taşıdığı, “ gelmiş geçmiş en muhteşem ve unutulmaz ‘First Lady’den.”   Mutluluklarını taçlandıran iki güzel çocukları, Caroline ve John JR da unutulmamalı!”  Beyaz Saray'da Kennedy'leri tanımlayan Camelot süreci, hem büyük mutlulukları hem de gizlenen hüzünleri barındırmıştı içinde. Küçük John'un, Başkan Kennedy Oval Ofis'te çalışırken masasının altına saklanışını gösteren kadar sevimli bir Beyaz Saray fotoğrafı var mıdır acaba?   Bu gözyaşartıcı tablo, Dallas’...

Mutluluğun resmi ve bir ada öyküsü…

Babaannemin Güllü Masalları ’nın sayfalarını bu kez Büyükada ’daki Taş Mektep ’te açıyoruz.  Büyükada’nın “ asırlık ” kitabevi  Ksidas ’ın öncülüğünde, Adalar Belediyesi ’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek buluşmada, oğlum Ali Erel ’in eşi, sevgili gelinim Seda Bakan ile çocuklara, kitaplara ve yaşama dair konuşacağız. Beni çok sevindiren bu program öncesinde sizlere paylaşmak istediğim bir “ada öyküsü” var: Oğlum Ali Erel dört yaşındaydı, Heybeliada ’da tatildeydik, bir gün İstanbul ’a gitmek üzere vapura bindik ve kitabımın 112. Sayfasındaki “ Vapura Biniyoruz” başlığıyla dile gelen olayı aynen yaşadık.  Harika Kitap ’tan çıkan masal kitabım için pek çok kez dile getirdim, Esra Özek ’in sihirli fırçasıyla renklenip canlanan masalların hepsi benim çocukluğumda başıma gelen  ya da çocuklarımla yaşadığım olaylardan kaynaklı. Çocuklar için kaleme aldığım bu masallar için anne babalardan gelen şu sözler ise doğrusu çok hoşuma gidiyor: - Bizleri de çocukluğumuz...

Osmanlı Mutfağından bir tarifle Olcay Baykal’ı anmak

12 Eylül sürecinde haber peşinde koşarken olağanüstü çaba harcıyorduk, askeri kaynaklardan bilgi almak aslanın ağzındaydı, güç bela edinilen bilgilerle haber yapmak ise kimi zaman ağır bedel ödetiyordu. Askeri yönetimin hoşlanmadığı haberler için gazeteler sıkıyönetim komutanlığının  bir telefonuyla derhal kapattırılıyordu. (*) - Bilmem sizin de aklınıza, “tarih tekerrürden ibarettir” sözü geldi mi? İşte o dönemde 12 Eylül askeri yönetiminin hışmına uğrayan siyasetçiler, sendikacılar, gazeteciler, aydınlar hep birlikte bu zor koşullara direnme çabasındaydık ve karşılıklı diyalogumuz kesintisiz sürüyordu.  Benim sık görüştüğüm “ yasaklı politikacılar ”ın başında Süleyman Demirel ve Deniz Baykal geliyordu, sık sık telefonlaşırdık, Feyzan ile evlendiğimizde nikahımıza katıldılar, hatta Demirel nikah tanıdığımızdı,  bizi esprileriyle epey güldürmüştü. Yakın arkadaşlarımız bilir, dostlarla paylaşmayı, birlikte yiyip içmeyi seven bir çifttik, bu hep böyle devam ...