İran asıllı Amerikalı gazeteci Christiane Amanpour’un CNN International televizyonuna veda görüntülerini izledim.(*) Christiane, CNN’de geçen yılları için, “43 yıllık bir beraberlik, pek çok evlilikten uzun” diyordu, dünyanın her yerinde çatışmalarda, krizlerde yaptığı yayınlardan alıntılar da vardı görüntülerde. Amanpour, “Hep tarafsız olmaya ve ekip çalışmasına önem verdim” diye bağladı sözlerini.
Hemen, 1997 Irak Krizi’nde Bağdat’ta bir ay süreyle yayın yaptığımız dönemde yaşadıklarımız, Amanpour’la karşılaşmalarımız aklıma geldi. Saddam Hüseyin yönetiminin “kimyasal silah ürettiği ve bir gün bunları kullanarak Türkiye dahil, bölgenin pek çok ülkesini yok edeceği” iddiası gündemdeydi, (**) ABD bu yüzden Irak’a girmeyi, Saddam’ı düşürmeyi hedeflemişti. Kriz, Birleşmiş Milletler genel sekreteri Kofi Annan’ın Bağdat’a gelişi ve Saddam’la yaptığı zincirleme görüşmelerle geçici olarak çözülmüştü. ABD Genel Kurmay başkanı Colin Powell ve savaşa ön ayak olan tüm aktörler, (İngiliz Başbakanı Tony Blair dahil) yıllar sonra “biz yanılmışız, Irak’ta kimyasal silah filan yokmuş” deyip özür diledilerse de Irak’a ambargo hep sürdü, Saddam en sonunda Amerikan operasyonuyla ele geçirilip ipe çekildi.
——Christian Amanpour——
Dünyanın her yerinden gelen yüzlerce gazeteciyle birlikte biz de Kanal D’nin “iki kişilik ekibi” olarak Mustafa Güvenç’le o krizin göbeğinde Bağdat’taydık. Yaşadıklarımızı, o sırada yaptığım röportajların tam metnini, çok çetin geçen yol hikayelerini de ekleyerek Remzi Kitabevinden çıkan “Hamamböceği Sendromu” kitabımda (***) kayda geçirmiştim.
Amanpour’u izlerken o günleri yeniden düşündüm.
Mustafa ile birlikte dur duraksız bir çalışma yürütüyor, haberlerimizi kurgusu, seslendirilmesi tamamlanmış olarak her gün İstanbul’a geçip, akşam da canlı yayında son gelişmeleri aktarıyorduk. Görüntülerimizde çoğu kez Bağdat’dan insan manzaraları da yer alıyordu, yaşam krize rağmen devam ediyordu çünkü. Nikah törenleri, fakir çiftlerin Saddam’ın “balayı hediyesi” olarak bir geceliğine lüks otelde ağırlanışı, sokaklarda çıplak ayakla kir pas içinde koşturan çocuklar, biz geçmeden hemen önce Kerrade Caddesinde patlayan bombayla delinen su borusundan fıskiye gibi havaya fışkıran tonlarca su, hastanelerde aynı yatağı paylaşan hastaların, hele hele çocukların perişan hali… Bütün bunlara karşın lüks semtlerde devam eden havuzlu villa inşaatları ve pek çok tezat…
Bir gün, kurgu masasında İngiliz editör Steve ile çalışırken Christiane geldi, arkamızda durup dakikalarca haberimizi izledi. Mustafa ile o sabah Dicle Nehri kıyısından geçerken bir Iraklı gence rastlamıştık, elindeki paslı tavayı suya daldırıp, çamurlu suyu süzgeçten geçiriyordu. Mustafa hemen kayda geçti, dakikalar sonunda bir kaç milimetre çapında da olsa, bir altın parçacığı göründü, genç altın avcısı! çok sevinmişti, bize zafer işareti yaptı, eşyasını toplayıp koşar adım oradan ayrıldı. Bir başka görüntüde nehir kıyısında, yemekte buluşan kalabalık bir gazeteci topluluğunun, bavula istiflenmiş Irak dinarlarıyla hesabı ödeyişine dairdi. Irak ekonomisi yıllardır süren ambargo nedeniyle darboğazdaydı, “yerlerde sürünen dinar”ın garson tarafından sayılıp istiflenmesi dakikalarca sürmüştü. Irak ekonomisinin çöküşünü daha iyi anlatan bir görüntü olamazdı.
——O’na ambargo yok——-
Bu görüntüler Christiane’ın çok hoşuna gitmişti, detayları uzun uzun anlattırdı, hatta, “işlerin durgun gittiği bir gün, mesela arın Dicle kıyısında balık yiyelim” diye konuştuk. Ertesi gün çalıştığımız spor salonundan bozma yere gelince baktım CNN’in salondaki dev ekranında Christiane var ve İngiltere Başbakanı Tony Blair’la canlı yayında… Kuş bile uçurulmayan, uçakların iniş kalkışına yıllardır izin verilmeyen Bağdat havaalanında bir kereliğine de olsa ambargo kaldırılmış, gönderilen özel uçak Amapour’u alıp Londra’ya Blair Röportajına götürüvermişti.
CNN’nin su gibi para akıttığı kriz ekibi aşağı yukarı 50 kişiden oluşuyordu, kapısında George Bush resminin yer aldığı, herkesin üstüne basarak geçmek zorunda kaldığı El Reşid Otelinin iki katı onlar için kapatılmıştı, bir keresinde teknik elemanın Atanta’daki merkezi bağıra çağıra arayışına tanık olmuştum;
-“Bizim buradaki stoklarımız tamamen tükendi. Çok acele buraya içki, kahve bisküvi, şeker, krema vs. gönderin, hangi koşullarda çalıştığımızdan sizin haberiniz var mı?”
Bizim asla öyle lüksümüz olmadı, Bağdat dönüşünde havalanında karşılaştığım meslektaşım Barçın Yinanç’ın, “Her akşam ekranda gördükçe çocuklarının durumunu merak ettim” deyip, şakadan yeri öptürmek isteyişi, kriz haberlerimiz için televizyon gazetecileri derneğinin ödülünü almak, Kanal D’nin bizim ekip için düzenlediği kutlama yemeği yetti de arttı bile…





Yorumlar
Yorum Gönder