Ana içeriğe atla

Notre Dame’ın Kamburu



Notre Dame’ın Kamburu müzikali Garou’yu üne kavuşturdu. Canım Feyzan Erel müzikalin DVD’sini yıllar önce Paris’ten o zamanlar Şanzelize’de kurulu Virgin’den alıp getirmişti. Çocuklar 13 ve 8 yaşlarındaydı. Müzikali yıllarca hayranlıkla evimizde izledik, Ali Erel daha o yaşta Garou’ya hayran olmuş, müzikalin en önemli sesi ve oyuncusu teşhisini koymuştu. 

Yıllar içinde müzikali 2 kez İngilizce ve Fransızca olarak izlemek kısmet oldu, İngilizcesi bende “bir şeyler eksik” izlenimi yarattı, Fransızcasını gözyaşları içinde izledim. Üstelik son temsilde müzikalin bestecisi ve emprezaryosu Cocciante ile röportaj yapabilme şansına eriştim.

Şimdi Garou’yu  solo konserinde izleyebileceğim için çok heyecanlı ve mutluyum.

Bakalım Cocciante’ye sorduğum soru ve onun beni aslında kızdıran cevabı sonunda “aaaa doğru söylemiş!” Gibi gelecek mi?



Victor Hugonun yaklaşık 200 yıl önce yazdığı “Notre Dame’ın Kamburu”romanından esinle, Riccardo Cocciante tarafından bestelenip sahneye konulan müzikal, İstanbula ikinci kez geldi, 21 gösterimle ortalığı yine kasıp kavurdu, dakikalarca ayakta alkışlandı ve gitti… Müzikali ikinci kez hayranlıkla izlerken aklımdan geçen, Ayasofyanın müzikali yapılabilir mi” sorusunu Coccianteye yönelttim, İçinde aksiyon, heyecan ve duygu bulunan bir metin yazılabilirse neden olmasın” dedi.

Cocciante, Müziksiz yaşam olmaz” sözüyle, sanatçının müzikle dışa vurduğu ifade özgürlüğünün vazgeçilmezliğine vurgu yaparken, “kadınların günümüzde hâlâ baskı görmesine dayanamadığını, insanoğlunun savaşlardan bir türlü ders alamamasına da hayret ettiğini” anlattı.

Notre Dame müzikalinin Zorludaki son gösterimi öncesinde, bana randevu verdiği sahne arkasında Cocciante ile konuşurken, Acaba Victor Hugo bugün yaşasa müzikali beğenir miydi?” diye de sordum, sohbetimiz şöyle gelişti: 


- Müzikalin İstanbula ikinci gelişi, son gösterimde bile salon çok doluydu, Türk seyircisinin olağanüstü ilgisini nasıl buldunuz?

İnanılmaz… İlk seferde de (2018) büyük ilgi görmüştü. Aslında Notre Dame, benim için de tam bir mucize. Bir şey yazar, bir beste yapar ama bunun ne kadar başarılı olacağını önceden bilemezsiniz.  Notre Dame, bir mucize yarattı, aslında sahneye koyma sürecinde herkesle çatışma halindeydik, örneğin şarkıların sözlerini yazanlarla (Luc Plamondon) başta hiç uyuşamamıştık ama çatışma halinden, müthiş bir başarıya gidildi, belki de bu müzikalin gizemi burada. Sonuçta hepimizin arasında bir elektrik oluştu. Oyunu yazan, aslında underground kaynaklıydı, koreograf modern tarzda birisiydi, fakat hepsi bir araya gelince bu muhteşem müzikal ortaya çıktı. Biz koreografide break dance bile kullandık. Mucize dememin sebebi, Notre Dame, hangi ülkede, hangi dilde sahnelenirse sahnelensin herkes bayıldı. Burada da izleyicinin çok sevdiğini anladım. Çünkü farklı, müzikal değil, opera değil, pop müzik konseri değil, çok yeni bir şey. Öykünün sonunda üç kişi ölüyor, tam bir trajedi ama herkes mutlu ayrılıyor salondan. Nerede sahnelenirse sahnelensin çok güçlü etki yaratıyor.

—-Sığınmacı Esmeralda—

-Victor Hugo bugün yaşasa ve bu müzikali seyretse beğenir miydi sizce?

Ben çok beğeneceğini düşünüyorum. Aslında kendi yaşamında da bir opera denemesi olmuş, bir operayı adapte etmiş, sözlerini kendisi yazmış, hatta opera La Esmeralda diye sahnelenmiş, ama sadece bir kez… Çünkü beğenilmemiş.  Bence Hugo bugün yaşasa ve bizimkini seyretseydi mutlu olurdu. Neden mi? Çünkü yaşam devam ediyor, onun yazdığının üzerine yeni bir şey inşa edilmiş, yaşamda süreklilik var. O yüzden mutlu olurdu, ben sanatçının geçmişe takılıp kalmaması gerektiğini düşünüyorum.

- Oyunun baş karakteri güzel Esmeralda bir sığınmacı, şu anda Türkiyede milyonlarca sığınmacı ile ilgili büyük sorun yaşanıyor, bunu biliyor muydunuz?

Evet, bunu gördük, zaten bize anlatılmıştı, ayrıca bütün ülkelerde aynı sorun var. İtalyaya her gün tekneler dolusu mülteci ulaşıyor. Yıllar önce biz bu müzikal üzerinde çalışırken, göçmen sorununun büyük bir trajediye dönüşeceğini tahmin etmiştik, ama bu kadar büyük boyutlara ulaşacağını göremedik. Aslında Notre Dame, -eğer farklıysan ayakta kalabilmen zor- mesajı taşıyan bir müzikal. Gerçekten mültecilik çok zor. Bir ülkede kabul edilmemek, garipsenmek, istenmemek çok ciddi bir sorun. Ama dünyanın yaradılışından beri bu böyle. Aslında mülteciler çok yaratıcı insanlar, içlerinde yaratma isteği var, müzikte çok başarılılar. 

—Şarkıların tercümesi önemli—

- Türkiye, yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke, oyun bir katedralde geçiyor, Rahip Frollo aşkı ile dini inançları arasında kalıyor, Türk halkının gösterdiği büyük ilgiye ne dersiniz?


Nereye gitsem sürprizle karşılaşıyorum, örneğin Çine de gittik, çok farklı, bambaşka bir dünya ama Notre Dame Fransızca oynandı ve çok sevildi. Korede aynı şekilde çok sevildi. Sekiz dilde oynadık, ama tercüme çok özenle yapılıyor. Ben söz yazarları ile çalışırken onlara, 'Tercüman gibi değil, bir sanatçı, bir şair gibi yapın tercümeyi' diyorum. Yani sözler seyirciye kendi kültüründe de bir şeyler anlatmalı.



-Garou, Quasimodo rolünü istemedi-

- Notre Damedaki Quasimodo (Kambur) rolü, Garouyu da meşhur etti ve hepimiz onu çok sevdik, onu bu role nasıl seçtiniz?

Sadece o mu? Notre Dameda başrolleri oynayanların hepsi meşhur oldu. Zaten Notre Dame, böyle bir potansiyeli olan bir müzikal. Kim oynasa meşhur oldu. Ben onlara, 'Şov yapmayı bırakın, kendi hissettiklerinizi dışa yansıtın' demişimdir hep. 'Ruhunuzu, duygularınızı ortaya koyu' demiştim. Garou bize geldi, Rahip Frolloyu canlandırmak istedi. Ben ve söz yazarım Garounun sesini duyunca, 'waaaw' dedik, 'Frolloyu değil, Quasimodo’yu oynamalı' dedik. 'Sen Quasimodo’sun' dedik. Ama 'Yok yok onu oynamam” dedi.

- Neden?

Çünkü Quasimodo çirkindi, Garou yakışıklılığını göstermek istiyordu.


—50 yaşında Esmeralda olmaz—

- Acaba o eski oyuncuların müzikalde tekrar oynaması gibi bir ihtimal olabilir mi? Bunca yıl sonra nostaljik olmaz mıydı?

Evet, erkek rolleri için bu şans olabilir ama biliyorsunuz yıllar içinde ses yıpranıyor. Fizik de bozuluyor. Ama Esmeralda rolü için bu mümkün değil. Sizce o, (Helena Segara)  25 yıl sonra bir genç kızı, bir bakireyi oynayabilir mi? İnandırıcı olur mu 50 yaşındaki bir Esmeralda? Tam tersi, çok genç ve çekici olmak zorunda Esmeralda. Aslında erkeklerde de ses yıllar içinde değişiyor, tenordan aşağı iniyor, baslara dönüşüyor ses. Oysa ben çok tizler kullandım müzikalde…

—Ayasofya müzikali—

- Ayasofyayı gördünüz mü hiç?

Evet, bu defa değil ama önceki gelişimde gitmiştim.


- Sizce önce katedral, sonra müze, şimdi cami olan Ayasofyanın öyküsüne, Fatih Sultan Mehmetin İstanbulu fethine ilişkin bir müzikal yaratılabilir mi?

Neden olmasın? Yalnız öykü çok hareketli olmalı. Eğer böyle heyecan dolu, hareketli bir öykü yazılırsa, insanı, duyguları yansıtan bir öykü olarak bana teklif edilirse neden olmasın? Bizans’tan Konstantinopolis'edönüşüm, sonra İstanbul… Ama insan unsuru, hareket (action) ve duygular mutlaka olmalı içinde.


- Müziksiz bir dünya düşünebilir misiniz? Her geçen gün daha tutucu bir atmosfere sürükleniyor Türkiye. Konserler iptal ediliyor, kimi sanatçılar hapse bile girip çıktı, bu yüzden soruyorum…

Şu politika değil mi? Herkesin farklı seçimleri olabilir, dans müziği, aşk şarkıları, hüzünlü veya neşeli melodiler. Ben şahsen müziksiz yaşam düşünemem. Bence insan ilk yaradılışında önce resim çizmiş, sonra şarkı söylemeyi öğrenmiştir. Müzik yüzyıllardır var ve sosyalleşmeyi, birliktelikleri sağlamış, ruhunuzu yüceltmiştir, çok önemlidir. Ben etnik müziğe de, hatta rape bile bayılırım, ruhunuzu yansıtır. İnsanlar özgürlük istiyor, daha fazla özgürlük… Dünya kurulduğundan bu yana bu böyledir. Sanatçılar haklarını, özgürlüklerini istiyorlar… Ama karşılarındaki politikacılar ellerindeki gücü kullanıyor. Sanatçı özgürce yaratmak, yaşamak ister, bu onun hakkıdır.

“İnsanoğlu asla geçmişten ders almıyor”

- Ve kadınlar… Kadın sanatçılar da bir mektupla bu duruma isyan ettiler?

Ben bunu da anlamıyorum, kadınların baskı altına alınmasını. Onlar için çok zor tabii…Kadınlar yaşamın ayrılmaz parçasıdır…Kadın ve erkek birbiri için vazgeçilmezdir. Kadın doğurgandır, yaratır çünkü.  İnsanlığın başından bu yana, yüzyıllardır erkek hep gücünü kullanmıştır ama kadınlar şimdi daha fazla özgürlük istiyorsa buna saygı duymak gerekir.

- Saygon doğumlu oluşunuz, savaş karşıtlığınız da aklıma geldi, dünyanın pek çok yerinde hâlâ savaşlar sürüyor, ne düşünüyorsunuz?

Tek kelimeyle çılgınlık... İnsanoğlu asla geçmişten ders almıyor… 2. Dünya Savaşı’nı bütün vahşeti ile yaşadık ama insanoğlu bundan bile ders çıkaramadı. Korkunç… Benim babam İtalyandı, iyi bir işi ve yaşamı varken, Mussolini başa geldiğinde “Ben artık burada yaşamak istemiyorum” diyerek İtalyadan ayrılıp önce Afrikaya, sonra Çine, sonra Vietnama gidip hayatını orada kuruyor. İşte benim Saygon öyküm budur.


https://t24.com.tr/kultur-sanat/notre-dame-in-kamburu-muzikalinin-bestecisi-riccardo-cocciante-ayasofya-nin-da-muzikali-neden-yapilmasin,1111317?_t=1789277117854#

Yorumlar

  1. Harika bir yazı olmuş ben sadece tv den izlemiştim çok beğenerek izlediğim bir müzikaldir nursun hanımcığım

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yanıtınız beni çok mutlu etti. Suya yazmadığımı fark ettim, o kadar sevindim ki♥️🌷😊

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Jackie, kanlı tayyör ve Kennedy suikastı

Koyu ela gizemli bakışlar, yumuşacık kulağa fısıldar gibi ses tonu ( hele Fransızca diksiyonu !), parlak gür saçlar, yaşama, aileye, dostlara, sanata ve estetiğe adanmışlık...  Oleg Cassini (*) imzası taşıyan zarif giyim stili ve Tiffany’s den “kiralanan” (*) görkemli mücevherleriyle muhteşem bir First Lady’nin Beyaz Saray salonlarında üç yıl boyunca, zarif ve ışıldayan salınışı. Evet evet, Jacqueline Bouvier Kennedy ’den söz ediyorum. Amerika’nın 35. Başkanı John Kennedy ’nin Beyaz Saraya taşıdığı, “ gelmiş geçmiş en muhteşem ve unutulmaz ‘First Lady’den.”   Mutluluklarını taçlandıran iki güzel çocukları, Caroline ve John JR da unutulmamalı!”  Beyaz Saray'da Kennedy'leri tanımlayan Camelot süreci, hem büyük mutlulukları hem de gizlenen hüzünleri barındırmıştı içinde. Küçük John'un, Başkan Kennedy Oval Ofis'te çalışırken masasının altına saklanışını gösteren kadar sevimli bir Beyaz Saray fotoğrafı var mıdır acaba?   Bu gözyaşartıcı tablo, Dallas’...

Mutluluğun resmi ve bir ada öyküsü…

Babaannemin Güllü Masalları ’nın sayfalarını bu kez Büyükada ’daki Taş Mektep ’te açıyoruz.  Büyükada’nın “ asırlık ” kitabevi  Ksidas ’ın öncülüğünde, Adalar Belediyesi ’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek buluşmada, oğlum Ali Erel ’in eşi, sevgili gelinim Seda Bakan ile çocuklara, kitaplara ve yaşama dair konuşacağız. Beni çok sevindiren bu program öncesinde sizlere paylaşmak istediğim bir “ada öyküsü” var: Oğlum Ali Erel dört yaşındaydı, Heybeliada ’da tatildeydik, bir gün İstanbul ’a gitmek üzere vapura bindik ve kitabımın 112. Sayfasındaki “ Vapura Biniyoruz” başlığıyla dile gelen olayı aynen yaşadık.  Harika Kitap ’tan çıkan masal kitabım için pek çok kez dile getirdim, Esra Özek ’in sihirli fırçasıyla renklenip canlanan masalların hepsi benim çocukluğumda başıma gelen  ya da çocuklarımla yaşadığım olaylardan kaynaklı. Çocuklar için kaleme aldığım bu masallar için anne babalardan gelen şu sözler ise doğrusu çok hoşuma gidiyor: - Bizleri de çocukluğumuz...

Osmanlı Mutfağından bir tarifle Olcay Baykal’ı anmak

12 Eylül sürecinde haber peşinde koşarken olağanüstü çaba harcıyorduk, askeri kaynaklardan bilgi almak aslanın ağzındaydı, güç bela edinilen bilgilerle haber yapmak ise kimi zaman ağır bedel ödetiyordu. Askeri yönetimin hoşlanmadığı haberler için gazeteler sıkıyönetim komutanlığının  bir telefonuyla derhal kapattırılıyordu. (*) - Bilmem sizin de aklınıza, “tarih tekerrürden ibarettir” sözü geldi mi? İşte o dönemde 12 Eylül askeri yönetiminin hışmına uğrayan siyasetçiler, sendikacılar, gazeteciler, aydınlar hep birlikte bu zor koşullara direnme çabasındaydık ve karşılıklı diyalogumuz kesintisiz sürüyordu.  Benim sık görüştüğüm “ yasaklı politikacılar ”ın başında Süleyman Demirel ve Deniz Baykal geliyordu, sık sık telefonlaşırdık, Feyzan ile evlendiğimizde nikahımıza katıldılar, hatta Demirel nikah tanıdığımızdı,  bizi esprileriyle epey güldürmüştü. Yakın arkadaşlarımız bilir, dostlarla paylaşmayı, birlikte yiyip içmeyi seven bir çifttik, bu hep böyle devam ...