Ana içeriğe atla

O sıkı roman okuyucusu kim?




Ulysses maceramı bu sayfalarda sık sık paylaşmıştım. James Joyce’un bu kült romanını “okuma okuyamama” serüvenim zaman zaman kabusa dönüşse de sonunda kitabı tamamlamayı, “aklımda soru işaretleri bırakmasına karşın” başarmıştım. Bu eziyetli serüven sırasında bloğumda paylaştığım küçük notlar, “Çevirinin Beyefendisi!” Ünal Aytür’ün dikkatini çekmişti. Pek çok kez bir araya gelerek James Joyce ve Ulysses konuştuk, hatta bu süreçte bana bir röportaj bile verdi. 

Sonunda YKY’nin üç aylık edebiyat dergisi Kitap-lık’ta Aytür’ün kapsamlı bir yazısının “kapak” olduğunu öğrenince, dergiyi hemen bu sabah edindim. 

Ünal Hoca “James Joyce’un Ulysses’ini Okumanın, Türkçeye çevirmenin Güçlükleri” başlıkları  yazısında, önceleri Joyce ve Ulysses üzerine bir kitap yazmayı  düşündüğünü ancak bunu gerçekleştiremediğini kaydettikten sonra şöyle diyor:


-Aradan yıllar geçti, derken iki ay kadar önce, “sıkı bir roman okuyucusu olduğunu bildiğim bir arkadaşım,” inatla devam ederek bir yılda okuduğu Ulysses’in içinde debelenip durduğunu söyleyip romanın anlaşılmazlığından yakındı ve bunun nedenini sordu bana. Daha önce de arkadaşlarım arasında benzer şikayette bulunanlar olmuş, bunlar arasında acı acı, “ben geri zekalı mıyım acaba?” diyenler bile çıkmış ve çoğu, Ulysses’i okumayı, ilk üç dört bölümden sonra bırakmışlardı. Kendini zorlayıp bu uzun romanı sonuna kadar okuyan o arkadaşıma doğru dürüst açıklamada bulunabilmek için kendisinden iki hafta kadar izin istedim. Kitabı ötekiler gibi o da Nevzat Erkmen’in çevirisinden okumuştu. Konunun pek çok başka okuru ilgilendirebileceği düşüncesiyle, sorunu örneklerle somut olarak anlatabilmek için Ulysses’in ilk üç bölümüne baktım ve özellikle de üçüncü bölümün ilk iki sayfasını ele aldım.Bu iki sayfada anlatılanları Erkmen’in çevirisini Joyce’un İngilizcesiyle karşılaştırarak cümle cümle inceledim.


Ünal Aytür, Ulysses’i okumanın güçlüklerini başlıca üç kümede topladığını anlatırken öyle örnekler veriyor ki, “insan bir kaç fırın ekmek yemeden bu işe soyunmaması gerektiğine” Karar verip, kitabı elinden bile bırakabilir. 

Ben ise inat edip son sayfaya kadar ilerlemeyi başarsam da şimdi Ulysses’i Aytür’ün bu anlatımlarının ışığında yeniden okumalıyım diye düşünüyorum doğrusu. 

Sevgili Ünal Hocanın, edebiyat dünyasında “gelmiş geçmiş üç önemli romandan biri” sayılan Ulysses’le  ilgili kapsamlı yazıyı ele almasında, bir tutam  tuzum olduğunu görmek beni hem mutlu etti, hem de  Hoca’nın işini ciddiyetle ele alan, titiz ve alçak gönüllü tavrına bir kez daha hayran oldum. Öyle ya, bizleri aydınlatmak uğruna gösterdiği onca çaba başka nasıl değerlendirilebilir?

Ulysses’i okumaya niyetlenenler bence önce Hoca’nın Kitap-lık’taki yazısına bir göz atsınlar. Hoca’nın bloğumdaki röportajı da roman hakkında bilgi verebilir;


https://www.kitapyurdu.com/dergi/kitaplik-243-temmuz-eylul-2026/759948.html?srsltid=AfmBOophpox6BsqJVHYQoDs9_fte5GqkRtbHdA7Mm8P86Z7YNbKrelrM


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadir Şengün’ün ardından: Bir çeyrek sucuk hikayesi! (1)

Acı haberi  meslektaşım  Yusuf Yalkın verdi,  (Kadir Şengün ölmüş, üstelik öldüğü günler sonra farkedilmiş!)  donup kaldım.   Oysa Sıhhiye ’de birbirine yakın sokaklarda oturmuştuk, ağabeyim Mehmet Alev ’in Atatürk Lisesi nden arkadaşıydı, yıllarca pek çok gazetede birlikte çalışmıştık ama ben ailesinden hiçkimseyi tanımıyordum, tek bildiğim ayrıldığı eşinden olan kızı ve oğlunun Belçika’da yaşadıkları ve babalarına “ bizi öyle sık sık arama, biz iyiyiz ” deyip, irtibatı kestikleriydi. . -E, peki,  evinde günler önce yaşama veda eden, kimselerin artık yokluğundan haberdar olmadığı  ( hoş, varlığını da bilmezdi pek çokları ) Kadir’in ölümü ailesine nasıl haber verilecekti? Neyse ki “kaçınılmaz son” karşısında hemen harekete geçiliyor, yapılacaklar yapıldı, meslektaşımız bu sabah erken bir saatte, pek az kişinin katıldığı törenle toprağa verildi. Kadir artık yok! Oğlum Ali’nin düğünündeyiz Oysa yıllar içinde acı-tatlı neler neler yaşadık, ne sırla...

Jackie, kanlı tayyör ve Kennedy suikastı

Koyu ela gizemli bakışlar, yumuşacık kulağa fısıldar gibi ses tonu ( hele Fransızca diksiyonu !), parlak gür saçlar, yaşama, aileye, dostlara, sanata ve estetiğe adanmışlık...  Oleg Cassini (*) imzası taşıyan zarif giyim stili ve Tiffany’s den “kiralanan” (*) görkemli mücevherleriyle muhteşem bir First Lady’nin Beyaz Saray salonlarında üç yıl boyunca, zarif ve ışıldayan salınışı. Evet evet, Jacqueline Bouvier Kennedy ’den söz ediyorum. Amerika’nın 35. Başkanı John Kennedy ’nin Beyaz Saraya taşıdığı, “ gelmiş geçmiş en muhteşem ve unutulmaz ‘First Lady’den.”   Mutluluklarını taçlandıran iki güzel çocukları, Caroline ve John JR da unutulmamalı!”  Beyaz Saray'da Kennedy'leri tanımlayan Camelot süreci, hem büyük mutlulukları hem de gizlenen hüzünleri barındırmıştı içinde. Küçük John'un, Başkan Kennedy Oval Ofis'te çalışırken masasının altına saklanışını gösteren kadar sevimli bir Beyaz Saray fotoğrafı var mıdır acaba?   Bu gözyaşartıcı tablo, Dallas’...

Külliye’ye içerden bakış: Erdoğan’a: “Sistem yürümedi, Türkiye’yi seçime götürmeli”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  “Başdanışmanı” olarak Beştepe’de    7 yıl süreyle  görev yapan İlnur Çevik’le konuştuk. “ Bu sistem yürümedi ” diyen Çevik durumu, “Erdoğan’ın en kısa zamanda Türkiye’yi seçime götürüp sistemi rayına oturtması şart, eğer torunlarını şu kadarcık! bile seviyorsa bunu yapmalı, aksi halde eyvah! ” diye özetliyor.  DEM Parti ile yürütülen “çözüm süreci” için, ortada bir plan taslağı bulunmadığını savunan Çevik’e göre, her zamanki “Kervan Yolda Düzülür” mantığı yine ağır basıyor. …Acaba Külliye’de çalışma sistemi nasıl? Cumhurbaşkanı gündemini nasıl belirliyor? Yüksek İstişare Kurulu diye bir kurul var, orada ve  pek çok kişinin üye olarak yer aldığı diğer kurullarda neler görüşülüyor? Erdoğan, Atatürk ismini neden diline almak istemiyor?Beştepe’nin bodrumunda gerçekten tam teşekküllü bir hastane var mı?…  Gibi pek çok soru aklımı kurcalıyordu, “ İlnur Çevik nasılsa görevi bıraktı, artık belki konuşur ” diye düşün...