Masumiyet Müzesi’ni ondokuz yıl önce okumuş, eleştirmiştim. (*) O zamanki yaklaşımımla romanı gerçekçi bulmadığım gibi, kurgu niteliğindeki melodramatik aşk öyküsünden bir de “gerçek olsaydı şunlar yaşanabilir ve sergilenebilirdi” tarzında bir müze yaratılması fikrini de benimsememiştim. Şimdilerde yayınlanan dizi filmi ve ardından Orhan Pamuk’un Murat Sabuncu ile yaptığı kapsamlı röportajı izledim. (**)
Romanın filme dönüştürülmesi sürecinin kahramanları, senaryo yazarı Ertan Kurtulan ve yönetmen Zeynep Günay’ı alkışlıyorum, altıyüz sayfayı bulan romanın pek çok okuru “pes ettirdiği!” dikkate alınırsa dokuz bölümlük diziyi sonuna kadar izlettirebilmek büyük başarı. Özellikle Kemal Rolündeki Selahattin Paşalı’nın “kara sevdaya uğramış umarsız aşık” rolünü hepimize benimsetmesinin altını çizmek gerekir.
Ancak geçenlerde değerli edebiyat profesörü ve yazar Semiramis Yağcıoğlu’nun romanla ilgili yorumlarını, üzerine de “Roman Kahramanı ve Öznellik” (***) kitabında genişçe yer verdiği değerlendirmesini okuyunca, “bir roman okudum hayatım değişti” demesem de romana bakış açım epeyce değişti, hatta biraz suçluluk bile duydum.Ne diyordu Yağcıoğlu, yaptığı bir alıntıda?
-Roland Barthes, okurun bir flaneur, bir şehir gezgini olduğunu söyler. Okuyucunun kent uzamında dükkanlar, kafeler ve pasajlarda dolaşan ve karşılaştığı insan malzemesine bakmaya vakti olan bir flaneur gibi davranıp metin evreninde yer alan her ögenin değerini içine sindirebilmek için vakit harcaması gerektiğini vurgular. Okumanın önündeki en büyük engel onu oburca tüketmektir. Masumiyet Müzesi, oburca tüketilmeye müsait bir metinmiş gibi yapıp, aslında buna direnen bir roman olarak okurun karşısına çıkar.(***)
———Oburca mı tükettik?——
İşte tam bu noktada hem romana hem dizi filme haksızlık ettiğimi itiraf etmem gerekir. Nerde kaldı flaneurlük, sayfaları hızla okuyup çeviren oburca! bir okur olarak Kemal’in Füsun’u bulabilme uğruna sürekli arşınladığı sokaklardan, Çukurcuma’da bilmem kaç yüz defa ziyaret ettiği evde, Füsun’un kendisini görmezlikten geldiği yemek sofrasında suskunlukla geçen saatlerden bezginlikle, sayfalardan veya ekrandan kopuyordum doğrusu…
Ancak bunlardan önemlisi Füsun’u yeterince değerlendirememiş olmamdı, nedense genç kadını hayalleri, yaşama bakış açısı, yetiştiriliş tarzı ile romanda yeterince işlenmemiş, “yegane sermayesi güzelliği” dedirten ham bir karakter olarak algılamıştım. Oysa Füsun romanda ve filmde sesi çok az duyulsa da, korunaksız bir çocuk ve genç kız olarak İstanbul gibi uçsuz bucaksız kentte yaşadıklarını ve erkekler elinde uğradığı zulmü seçtiği özel sözcüklerle o kadar iyi anlatıyordu ki:
-Füsun’a göre İstanbul, Sefil Amcalar, Sakil Beyler ve Bıyıklı Bok komşuların karanlık gölgeleriyle doluydu. Füsun’un şaştığı bir şey, babanın eve gelen her iki misafirden birinin kısa zamanda Sefil Amca’ya ya da Bıyıklı Bok komşuya dönüşüp, koridorda, mutfakta onu sıkıştırdığını, ellediğini hiç farketmemesiydi…
Üstelik bu sefil amcalar daha sonra da karşısına çıkmıştı:
-Kadınları aşağılayan bir kültürün ürünü olan bu adamlar, yıllar sonra direksiyon sınav heyeti olarak İstanbul’un başka bir köşesinde karşısına dikilecek ve ona ehliyet vermemek için ellerinden geleni yapacaklardır…Sınavı yarıda kesip bir kez daha Füsun’u arabadan indirdiklerinde, onları uzaktan seyreden erkek kalabalığının aralarında gülüşüp, -karıyı çaktırdılar- deyişlerine Kemal de tanık olacaktır.
———-Füsun nasıl hiç kimseye dönüştü?——
Doğrusu kitabı rafta bıraktığım 2007 yılından bu yana tekrar elime alma isteği hiç duymamış, romanın dünyada yarattığı etkiye, hatta New-York Times’a göre 2010 yılında ABD’de bir anda en çok okunan yirmi kitaptan biri oluşuna da kulak vermemiştim. Netflix’teki dizi, romanı yeniden gündemin ön sırasına koyduğu için romanın başarısını sonradan fark ettim, bu kez de dizinin yabancı izleyiciye nasıl göründüğü sorusu kafamı kurcalıyor…
Yalnız Semiramis Yağcıoğlu’nun şu bakış açısına aynen katılıyorum:
-Kemal Orhan Pamuk’a -Bizim müzelerimiz zenginlerin kendilerini Batılı hissetme hayallerini değil, bizim hayatımızı göstermeli derken, Füsun ile yaşadığı aşk öyküsünün bireysel olmaktan öteye, toplumsal bir nitelik taşıdığını sanki okuyucuya sezdirmek ister. Kemal müzede sergilenen küpeler, tokalar, PeReJa şişeleri, Misslyn rujları üzerinden iç burkan öyküsünü anlatırken, sadece Füsun’a karşı değil, bütün kadınlara karşı işlenmiş, -anlayışsızlık-merhametsizlik ve aşağılama suçları üzerine oturmuş uğursuz bir öykünün ilmeklerini dokuduğunu ne yazık ki fark edemez.
——Feministler haklıdır——
Peki Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi’ni bir kent romanı olarak kaleme almış olsa da acaba varoşlarda, kırsalda yaşayan kadınların değersizleştirilmesini yok mu sayıyordu? “Feministlerin tüm eleştirilerini kabul ediyorum” demesi nedendi? Kadını değersizleştirmek şiddet uygulamakla eşdeğer miydi? Yağcıoğlu’nun göre evet:
…Şiddet, yüzüne aşk maskesini takıp, kadını değersizleştirmeyi, onu dışardaki tehlikelerden koruma adına ve eve hapsederek de kendine meşruiyet kazandırır ve gündelik hayatımızın içine yerleşir, doğallaşır…
…Görürüz ki, erkeğin korumacılık rolünü kutsallaştıran erkek egemen kültür, kadına yönelik şiddetin meşrulaştırılmasını mümkün kılar. Koruma adına, evinin ve mutfağının dışında yaşama imkanını iyi niyetli bir biçimde yasaklayan bu kültür, kadını değersizleştirmeyi bir yaşam biçimine dönüştürür. Bu şiddetin bizzat uygulayıcısı olan Kemal kimliği de sevdiği kadın için ölüp biterken, ve sürekli aşkını ilan ederken, istatistiklere göre bu sevgileri ile her gün ortalama üç kadın öldüren erkekler kümesinde yer almak üzere zihnimizde, romanın sınırlarını aşarak hayatın içine taşınır. Füsun da metnin uzamının dışına taşarak, hayatları çalınan Güldünya, Özgecan ve Hayat gibi sonsuz sayıda kadına dönüşür…
(*) https://bennursunerel.blogspot.com/2010/09/masumiyet-muzesinde-ask.html


Yorumlar
Yorum Gönder