Ana içeriğe atla

Kayıtlar

O masallar bizdik!

-Kim unutabilir çocukluğunu? İster mutlu ister mutsuz günlerle örülü olsun, kim silebilir anılarından?  Kiralık bisikletlere bindiğimiz, paten kaydığımız Lale Sokak, Cihan Sokak, Hanımeli Sokak larda  birbirinin kopyasıydı apartmanlar,  yaşamlar  hep “ iki oda bir salonda” geçerdi. Evlerin arka bahçelerinde asma kilitli kömürlükler, kışa çeyrek kala satın alınan ( memurların kok kömürü karnesi vardı ) kömürün taşınması, asfalta sürten küreğin ritmik sesi, küfelerle  taşınan kömürün bıraktığı iz, genzi yakan tuhaf koku… - Şakir Zümre   Sobası sizde yok muydu? -Üşürdük kışın, diz boyuydu kar. Halalar, büyükanneler hepimize hırkalar örerdi, eskiyenleri söker, yünlerini yıkar, kurutur yine örerlerdi hırkaları kazakları - Kavacık Suyu, İnci Suyu arabaları geçerdi sokaktan, evlerde pişen yemeklerden komşuya bir tabak tadımlık gönderilirdi. Büfenin en süslü porselen tabağına özenle yerleştirilmiş iki dilim kızarmış palamutla, pasta tabağındaki irmik helva...

İtirazım var!

Amerika Kıtasında  olanları şaşkınlıkla izliyorum, öyle bir şaşkınlık ki, şok halindeyim desem yeridir. Başkan Trump ’ın önde gelen petrolcüleri toplayıp, televizyonlardan canlı yayınlattığı toplantıyı  (*) ve sonrasındaki basın toplantısını izledim, - bu seyrettiklerim gerçek olamaz - diye düşündüm.  Neden mi? Bir kere adam (Trump) vır vır vır konuşuyor bir sürü hikaye anlatıyor. Kendisini çoktan legalize etmiş, Venezuela ’yı  bir gece ansızın baskına uğratıp, başkanını derdest ettirip, New York ’ta hapse tıktırma olayına yasal kılıfı çoktan bulmuş, diyor ki: -Eğer Venezuela  petrolüne biz el koymasak başkaları el koyacaktı, Ruslar veya Çinliler mesela… -Zaten o petrol bizim hakkımızdı. Venezuelalılar 2007 yılında Amerikan petrol şirketlerini kamulaştırdılar, orada yapılan bütün masrafa, emeğe, çok değerli altyapı ve ekipmana el koydular. Dolayısıyla o petrol bizim hakkımız. Bundan sonra da orada bizim şirketlerimiz faaliyet gösterecek. -Belki bir kı...

Dedemin “altı oklu” kravatı

  Dedem Tahir Bey , çocukluğumun silinmeye yüz tutmuş, buğulu anılarında sessizce duruyor. O kadar az görebildim ki onu, halamla beraber bir kaç kez yaz tatilinde ziyaretine gittiğimizde, bir de İstanbul’a geçerken Ankara’da Hanımeli Sokaktaki evimizde kaldığında…  Hatta bavul taşımamış, mavi renkli, üzerinde SAS yazılı bir çantayla gelmişti.  Onu kaybettiğimizde  ilkokuldaydım, bana karne armağanı olan Nacar saatim hep bileğimdeydi, siyah kayışına iki delik daha açtırmıştı babam, o denli zayıftım.  İnce, uzun boylu ve nedense hep takım elbiseli bir siluet olarak anımsadığım dedemin, çerçeveli fotoğrafı yıllarca evimizin duvarındaydı, şimdi ağabeyimde… Babaannemin Güllü Masalları ’nı yayına hazırladığımız günlerde, sıra “ Horoz Şekeri ” başlıklı masala gelince, sevgili illustratörümüz  Esra Özek,  masalda benim çocukluğumda geçen  “bir an ”ı resimlemek istedi ve dedemin o çerçeveli resminde karar kıldık. Tahir Dedem o resimde yine takım elbiseli...

Ulysses üzerine Ünal Aytür’le sohbetten izlenimler: “Ulysses’i çevirmek mümkün değil”

James Joyce’ un Ulysses ’i ile yaşadığım, aylar hatta yıllar süren bir okuyamama-okuma serüveni sonuçta kendimi sorgulamaya dönüşmüştü.. (*)  “- Dünya edebiyatının “üç önemli romanından biri ” sayılan kitap beni neden sayfaları arasına hapsedip süründürdü?  -Okunmasını güçleştiren unsurlar neydi? Nevzat Erkmen ’in çevirisi miydi okuru zorlayan?” Diye hayıflanıyordum.   Soğuk rüzgarların güz yapraklarını bir oraya bir buraya  savurduğu bir sabah, İngiliz  Dili ve Edebiyatının usta ismi Ünal Aytür ’ün (**) kapısını çaldım, içeri buyur edildiğimde asla unutamayacağım bir manzarayla karşılaştım, salondaki masayı boydan boya bir James Joyce külliyatı kaplıyordu.  Büyük yazar, “ yüz kırk üçüncü yaşında,” Zürih’teki mezarından kalkıp elbette aramıza katılamazdı ama yazdıkları ve hakkında yazılanlarla “ bal gibi!” bizimleydi işte…  Belleğimden birbiri ardına sözcükler, resimler, sesler geçti: Yoksa biz Dublin’de, Kule’de miydik?  İrlanda Deniz...