Ana içeriğe atla

24 Nisan yaklaşırken…




Uluslararası İlişkiler uzmanı, ekonomist, gazeteci, siyasetçi Uluç Gürkan, 1915 olaylarının yıldönümü yaklaşırken “Ermeni Sorununu anlamak, Malta Yargılamaları” başlıklı bir kitapçık hazırlayarak Amerikan Kongresi  ve Senatosunun üyelerine gönderdi. (*)

Ermenilerin 1915-16 yıllarında Osmanlı hükümeti tarafından “zorunlu tehcir”e tabi tutuluşunun tarihin en tartışmalı konuları arasında yer aldığını, kimilerinin “soykırım” diye nitelendirdiği olayların kimileri tarafından reddedildiğini savunan Uluç Gürkan, imparatorluğun Ermeni halkında çok büyük bir travmaya yol açtığını, büyük acıların yaşandığını, pek çok masum insanın ölümüne yol açan  bu trajedinin reddedilemeyeceğini kaydetti.


Ancak, Ermeni lobilerinin “Osmanlı’nın Ermeni halkının yok edilişini kasıtlı olarak hedeflediğini, BM’de yıllar sonra tanımlanmış olsa da 1915-16 olaylarının soykırım suçunun ilk örneği sayılacağını savunduklarını” kitapçıkta anlatan Gürkan, Ermeni halkını zorunlu tehcire tabi tutan geçici kararnamenin aynı çevrelerce “Ermenileri imha politikasının ön adımı” olarak kabul edildiğini düşünüyor. 



Gürkan “soykırım iddiasının gerçeği yansıtmadığı” ana fikrini çok sayıda örnekler, kanıtlar sunarak savunduğu kitapçıkta  Malta Yargılamalarını da konu ederek, özetle şu görüşlere yer veriyor:


Savaşta yaşanan trajedi:

Aralarında Bernard Lewis, Gunther Lewy, Norman Stone, Edward J. Ericsson gibi saygın tarihçiler hatta Ermeni devletinin ilk başbakanı olan Hovhannes Katchaznouni’nin de yer aldığı pek çok isim, bu uygulamanın (zorunlu tehcir) savaş şartlarında alındığını savunur. 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı pek çok dış tehditle karşılaşmış, Ermeni çeteler Rus güçlerle birleşerek Osmanlı’ya karşı silahlı şiddet kullanmıştır. Profesör Ericcson’a göre Osmanlı, tehcir kararını bir öz savunma amacıyla almıştır Profesör Lewis, “Osmanlı arşivleri incelendiğinde, sayısız insanın (Ermeni) zarar gördüğü uygulama, Ermenilerin kitlesel imhası için değil, tehcir edilmesi amacıyla başlatılmıştır. Bu olayların Yahudi soykırımı ile karşılaştırılamayacağı, silahlı Ermenilerin kalkıştıkları isyanlar nedeniyle iki olayın birbirinden tamamen farklı olduğunu” savunmuştur.


Soykırım suçunun tanımı:

1948 yılında Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ile soykırım suçu, “somut ön koşulların varlığına” dayandırılmış  “kasıtlı niyet” unsuru bunların başında sayılmıştır. 1985 Mayısında New York Times ta yayınlanan bir açıklamaya imza koyan 69 önde gelen Amerikalı bilim adamı, Ermeni tehciri sırasında  bu suçun var olması için yeterince net kanıt bulunamadığını ifade etmiştir. 

1915-16 olayları sadece bir grup insanın zarar görüp acı çektiği olaylar değildir, ortak bir tarihi trajedi yaşanmıştır. 


Uzlaşmanın önündeki engeller:

Yaşanan acılar  ve mağduriyet sadece Ermenilerilere ait değildir, Türkler ve Kürtler de aynı dönemde ciddi acılara  maruz kalmıştır ama onların acıları adeta yok sayılmıştır. 

Diğer bir engel ise olaylar değerlendirilirken, tarihi gerçekler, kanıtlar ve yasaların incelenmesinden ziyade, geçmişteki acıların mağduriyetinin ön planda tutulmasıdır. Oysa gerçeğin belirlenmesine önyargılar ve çifte standartlar öncülük edemez. 


BM Soykırım Sözleşmesi: 

Kitapçıkta “soykırım suçu”nun net biçimde tanımlandığı BM Sözleşmesindeki maddeler tek tek örneklerle hatırlatılıp, 1915-16 olaylarının ise başta “kasıtlı niyet” olmak üzere hiçbir ön şartı doğrulamadığı  ifade ediliyor. Kitapçıkta ayrıca soykırım suçunun işlendiğinin kanıtlanmasının ancak bu konularda yetkili bir uluslararası ya da yerel mahkeme tarafından hükme bağlanabileceği, aksi halde bu suçlamanın yöneltilemeyeceği ifade ediliyor. Sözleşmenin 4. Maddesine göre soykırım suçu bireyler tarafından işlenen bir suçtur, ortak bir suç olamaz, bir grup insana toplu suçlama yöneltilemez, bütün olarak bir halk, etnik grup ya da devlet soykırım gerekçesiyle suçlanamaz. Sözleşmeye göre bu tür bir suçlama ancak Uluslararası Adalet Divanında, ya da Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesinde görülebilir, Ancak uygulamada “soykırım” ısrarcıları bu yollara gitmek yerine dünya parlamentolarını ya da politik kanalları kullanıyor. Oysa soykırım suçundan  bir mahkeme kararı yoksa  bahsedilemez. 


Malta Yargılamaları

1919-1921 yılları arasında İstanbul işgali sırasında İngilizler tarafından Osmanlı Hükümetinin üst düzey yöneticilerinden 144 kişinin tutuklanarak, Malta’ya sürgüne gönderilmesi ve Sevr anlaşması uyarınca yargılanması öngörülmüştü. İngiliz yüksek komiseri amiral John de Robeck Osmanlı Arşivlerinden devşirdiği kapsamlı evrak ve hazırladığı raporları Londra’ya yargılamalarda kanıt teşkil etmesi için göndermişti. Bu 144 kişi arasında Osmanlı hükümetinin bakanları, vezirleri, hatta İttihat ve Terakki Cemiyetinin üst yöneticileri ile devlet memurları, aydınlar da bulunuyordu. Haklarındaki suçlamalar “Türkiye ve güney Kafkasya’daki Ermenilerin katli ve Osmanlı imparatorluğunda yaşayan hıristiyanlar üzerinde baskı” başlığı altında toplanmıştı. İngiliz hükümeti bu iddiaların kanıtlı olup olmadığının araştırılmasını mahkemeden istedi. Malta’daki mahkemenin savcıları iki yıl kanıt toplamak için çalıştı, Osmanlı arşivlerinde tehcir kararının dayanakları araştırıldı, Morghentau’nun günlükleri, Andonian’ın elindeki belgeler, Blue Book, (Mavi Kitap veya tam adı ile The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire 1915-1916, Savaş Propaganda Bürosu'nun isteği üzerine James Bryce ve Arnold J. Toynbee tarafından hazırlanan kitap) incelendi. Buna rağmen soykırım suçunun işlendiğine dair kanıt elde edilemedi, hatta Amerikan arşivlerindeki belgeler de İngiliz diplomatlar tarafından inceleme kapsamına alındı.

Washington’daki İngiliz Büyükelçiliğinden 13 Temmuz 1921 günü gönderilen mesaj şöyleydi:

-Malta’da yargılanan Türklerle ilgili aleyhlerine kullanılabilecek herhangi bir kanıt elde edilememiştir.

Kesin kanıt yokluğu karşısında İngiliz Hükümeti, başsavcıya 42 kişilik bir isim listesi göndererek siyasi yargılama istedi ancak bu istem de reddedildi. Dosya böylece kapatıldı.


Sulandırma girişimleri

Ancak soykırımın yaşandığını ileri süren çevreler bu kararlarla yetinmeyerek, süreci sulandırma girişelerini sürdürdüler, hatta Adolf Hitler’e, “Yok edilen Ermenileri şimdi hatırlayan kaldı mı?” Sözü bile izafe edildi. Bu söz Erivan’daki Holokost Müzesi girişine levha ile monte edildi. Oysa bu söz, Nürnberg Yargılamaları sırasında gazeteci Louis Lochner tarafından sahte bir belge ile ortaya sürülmüştü. Bu belgenin Amerika’da daktilo ile hazırlandığı ve uydurma olduğu kanıtlandı. 

Aynı çevrelerin Ermeni Soykırımını kanıtlama çabaları Malta Yargılamalarından sonuç alınamayınca bu kez Divan-ı Harb yargılamaları ile devam ettirilmek istendi, ancak bu mahkemeler pek çok açıdan “sakat” sayılan kararlara imza attılar, haklarında yeterli delil bulunmasa da ölüm cezası gibi ağır cezalara çarptırılan sanıklara itiraz yolu kapalıydı. Bu gibi nedenle bu mahkemelerin verdiği kararlar yok hükmünde sayıldı.

Bakalım Amerikalı kongre ve senato üyeleri bu kitapçığı okuyup değerlendirecek mi? 24 Nisan’da nasıl bir tutum izleyecek? 



(*)  https://bennursunerel.blogspot.com/2023/04/sozde-soykrm-m-medz-yegern-mi-sozcukler.html

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Külliye’ye içerden bakış: Erdoğan’a: “Sistem yürümedi, Türkiye’yi seçime götürmeli”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  “Başdanışmanı” olarak Beştepe’de    7 yıl süreyle  görev yapan İlnur Çevik’le konuştuk. “ Bu sistem yürümedi ” diyen Çevik durumu, “Erdoğan’ın en kısa zamanda Türkiye’yi seçime götürüp sistemi rayına oturtması şart, eğer torunlarını şu kadarcık! bile seviyorsa bunu yapmalı, aksi halde eyvah! ” diye özetliyor.  DEM Parti ile yürütülen “çözüm süreci” için, ortada bir plan taslağı bulunmadığını savunan Çevik’e göre, her zamanki “Kervan Yolda Düzülür” mantığı yine ağır basıyor. …Acaba Külliye’de çalışma sistemi nasıl? Cumhurbaşkanı gündemini nasıl belirliyor? Yüksek İstişare Kurulu diye bir kurul var, orada ve  pek çok kişinin üye olarak yer aldığı diğer kurullarda neler görüşülüyor? Erdoğan, Atatürk ismini neden diline almak istemiyor?Beştepe’nin bodrumunda gerçekten tam teşekküllü bir hastane var mı?…  Gibi pek çok soru aklımı kurcalıyordu, “ İlnur Çevik nasılsa görevi bıraktı, artık belki konuşur ” diye düşün...

Kadir Şengün’ün ardından: Bir çeyrek sucuk hikayesi! (1)

Acı haberi  meslektaşım  Yusuf Yalkın verdi,  (Kadir Şengün ölmüş, üstelik öldüğü günler sonra farkedilmiş!)  donup kaldım.   Oysa Sıhhiye ’de birbirine yakın sokaklarda oturmuştuk, ağabeyim Mehmet Alev ’in Atatürk Lisesi nden arkadaşıydı, yıllarca pek çok gazetede birlikte çalışmıştık ama ben ailesinden hiçkimseyi tanımıyordum, tek bildiğim ayrıldığı eşinden olan kızı ve oğlunun Belçika’da yaşadıkları ve babalarına “ bizi öyle sık sık arama, biz iyiyiz ” deyip, irtibatı kestikleriydi. . -E, peki,  evinde günler önce yaşama veda eden, kimselerin artık yokluğundan haberdar olmadığı  ( hoş, varlığını da bilmezdi pek çokları ) Kadir’in ölümü ailesine nasıl haber verilecekti? Neyse ki “kaçınılmaz son” karşısında hemen harekete geçiliyor, yapılacaklar yapıldı, meslektaşımız bu sabah erken bir saatte, pek az kişinin katıldığı törenle toprağa verildi. Kadir artık yok! Oğlum Ali’nin düğünündeyiz Oysa yıllar içinde acı-tatlı neler neler yaşadık, ne sırla...

Jackie, kanlı tayyör ve Kennedy suikastı

Koyu ela gizemli bakışlar, yumuşacık kulağa fısıldar gibi ses tonu ( hele Fransızca diksiyonu !), parlak gür saçlar, yaşama, aileye, dostlara, sanata ve estetiğe adanmışlık...  Oleg Cassini (*) imzası taşıyan zarif giyim stili ve Tiffany’s den “kiralanan” (*) görkemli mücevherleriyle muhteşem bir First Lady’nin Beyaz Saray salonlarında üç yıl boyunca, zarif ve ışıldayan salınışı. Evet evet, Jacqueline Bouvier Kennedy ’den söz ediyorum. Amerika’nın 35. Başkanı John Kennedy ’nin Beyaz Saraya taşıdığı, “ gelmiş geçmiş en muhteşem ve unutulmaz ‘First Lady’den.”   Mutluluklarını taçlandıran iki güzel çocukları, Caroline ve John JR da unutulmamalı!”  Beyaz Saray'da Kennedy'leri tanımlayan Camelot süreci, hem büyük mutlulukları hem de gizlenen hüzünleri barındırmıştı içinde. Küçük John'un, Başkan Kennedy Oval Ofis'te çalışırken masasının altına saklanışını gösteren kadar sevimli bir Beyaz Saray fotoğrafı var mıdır acaba?   Bu gözyaşartıcı tablo, Dallas’...