Ana içeriğe atla

Hep bu Ayşegül yüzünden…






Paris’lerde yaşayan arkadaşımı çok özlemiştim, neyse ki Eylül ayında gelmişti, iki gün görüp döneyim dedim, kalktım İzmir’e gittim, buluştuk, İpek’le Togan da bize eklenince “muhteşem dörtlü” olduk, dedi ki:


-Ankara’ya dönüp n’apacaksın, dönme bize takıl…


Ben zaten dünden razı, “tamam” dedim, yollara düştük, ver elini Çeşme, Foça, Cunda Adası, Ayvalık, Bodrum… Yollar boyu konuştuk, gülüştük, dertleştik, eski dostlarımızla, akrabalarla buluştuk, bi sohbet bi sohbet…


Derken veda vakti geldi, bi burukluk, bi yalnızlık, bi terkedilmişlik duygusu… 


Benim bu kardeşten ileri arkadaşımın özelliğidir, kati surette laf dinlemez, asla eli boş gelmez, bana da “tam zevkime göre, hem de üstüme tıpa tıp uyan” (nasıl beceriyorsa!)  bir pantolon getirmiş sağolsun… 


Güzelim seyahatimizin anıları aklımda, Ankara’ya dönünce, “taaa Paris’lerden gelen son moda” pantolonumun paçasını biraz kısalttırmak için, terziye götürdüm… Götürüş o götürüş… Unuttuuuum, gitti! Aradan günler geçti, bu arada İstanbul’a iki kez gittik geldik, dün aklıma geldi:


-Aaaa, benim güzel pantolonum nerede? Yahu onu terziye götürmemiş miydim? Gidip alayım… 


Günlerden Cumartesi… Tadilatçı terzi çok kalabalık, giren- çıkan, soru soran, düzelttirmek için etek, pantolon bırakan… O hengamede terzi bana, “Buyrun, siz ne için geldiniz?” Diye sorunca, “Pantolon bırakmıştım” dedim, başladı aramaya… Bütün raflara baktı, soruyor:


-Ne renkti?

-Mavi, ama yanlarında taba rengi çubukları vardı

-Ne zaman bıraktınız?

-Valla, tam hatırlamıyorum on on beş gün önce…

-Şu mu acaba?

-Yok yok, onlar eski benimki yeniydi…

-Bu mu peki?

-O mavi değil ki, yeşilimsi, hem baksanıza o elinizdeki tirfillenmiş,  benimki hem trikoydu hem de  yepyeniydi


Derken ben de adamcağıza yardıma giriştim, raflardaki torbaları açıp açıp bakıyoruz, yok, benim güzelim hem de “Parizyen pantolonum” yok… Adamcağız ter içinde kaldı, sırada bekleyenlerin de sabrı taştı, “bir dakika patronu da arayayım, belki o başka bir yere koymuştur” dedi, patronunu da aradı, sordu, yok… Benim pantolon yok, sırra kadem basmış…


Kös kös eve döndüm. Gece yarısı uyandım, aklımda o kadar çok şey var ki:


-Çocuklardan hiç ses çıkmadı, aramadılar. Leyloş ne yapıyordur acaba? Ne yapacak mışıl mışıl uyuyordur tabii… Aaaa yarın pişirmek için nohut ıslatacaktım, tuh unuttum, e kalkıp suya koyayım bari… Aaaa pantolonum? Pantolonum nerde? Terzide olmadığına göre evde olmasın?


Mutfakta nohutu ıslatıp gardropta aldım soluğu, elbiseleri karıştırıyorum, askıları indirip kaldırıyorum. Pantolon yok… Feyzan mırıldandı:


-Ne yapıyorsun yahu bu saatte?

-Hiiiç bişey arıyorum

-Yahu yarın arasana, bak beni de uyandırdın


“Tamam” dedim ama pantolon aklımdan çıkmıyor! “Ay İstanbul’a mı götürdüm yoksa?” Diye telefonumu elime alıp, “resimlere tek tek bakayım, belki orada giymiş unutmuşumdur” düşüncesiyle telefonumla uğraşmaya başladım, o sırada saat ikileri, üçleri buldu, Feyzan yine söyleniyor:


-Yahu telefonunun ışığı gözümü alıyor, ya gece moduna çevir ya da sonra yap şu işi… Hem, yarın erken kalkıp Covit aşısı olmaya gitmeyecek miyiz?


Çaresiz “peki” dedim, pantolon aklımda, “tuh ya bulamazsam? Daha hiç giymemiştim bile” düşüncesiyle dertlenirken , güç bela uykuya daldım… Sabah alarmın ziliyle uyanıp fırladım, saat dokuzu geçmiş, on beş dakika sonra aşıya gideceğiz…


Alelacele giyinme telaşıyla gardrobun önünde aldım soluğu… Tabii gecenin bir yarısı, askıları boşaltırken ortalığı darmadağın etmişim, aaaa bir de ne göreyim, benim Parizyen pantolonum uzak bir köşeye atılmış, bana oradan mavi mavi göz kırpmıyor mu? 


-Eh Ayşegül, senin alacağın olsun… Eğer şu pandemi olayları bir gün geçer de Paris’e filan gelirsem sana bir hediye getirip, evinin en olmayacak yerine saklamaz mıyım? Haydi bul da görelim…


Sonra daha kötüsü aklıma geldi:


-Peki bir dahaki gidişimde terziye ne diyeceğim ben şimdi?








 


 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Külliye’ye içerden bakış: Erdoğan’a: “Sistem yürümedi, Türkiye’yi seçime götürmeli”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  “Başdanışmanı” olarak Beştepe’de    7 yıl süreyle  görev yapan İlnur Çevik’le konuştuk. “ Bu sistem yürümedi ” diyen Çevik durumu, “Erdoğan’ın en kısa zamanda Türkiye’yi seçime götürüp sistemi rayına oturtması şart, eğer torunlarını şu kadarcık! bile seviyorsa bunu yapmalı, aksi halde eyvah! ” diye özetliyor.  DEM Parti ile yürütülen “çözüm süreci” için, ortada bir plan taslağı bulunmadığını savunan Çevik’e göre, her zamanki “Kervan Yolda Düzülür” mantığı yine ağır basıyor. …Acaba Külliye’de çalışma sistemi nasıl? Cumhurbaşkanı gündemini nasıl belirliyor? Yüksek İstişare Kurulu diye bir kurul var, orada ve  pek çok kişinin üye olarak yer aldığı diğer kurullarda neler görüşülüyor? Erdoğan, Atatürk ismini neden diline almak istemiyor?Beştepe’nin bodrumunda gerçekten tam teşekküllü bir hastane var mı?…  Gibi pek çok soru aklımı kurcalıyordu, “ İlnur Çevik nasılsa görevi bıraktı, artık belki konuşur ” diye düşün...

Yekta Güngör Özden’e geçmiş olsun

Geçen hafta Anayasa Mahkemesinin eski başkanlarından Yekta Beyi ziyaret etmiştik. Bugün öğrendik, küçük bir ev kazası yaşamış, ameliyat olmuş, iyiymiş. Kendisine acil şifa diliyoruz.  Aslında Ankara’da gündem o kadar yoğun ki, Yekta Beyle yaptığımız söyleşiyi bu sabah kayda geçiriyordum tam, o anda başka konular araya girince yarım bıraktım…  O halde şimdi tamamlayayım: “Güngörmüş” dostlarla bir araya gelebilmek, yakın tarihin sayfalarını gözden geçirebilmek ne kadar büyük bir şans. Geçenlerde Ali Bilge  ve Feyzan Erel ile birlikte Anayasa Mahkemesinin eski başkanı Yekta Güngör Özden’i ziyaret etmiştik, sohbetimiz sırasında notlar aldık, “ yazabilir miyiz anlattıklarınızı ?” Diye sorduğumuzda, “istediğinizi yazın” yanıtı vermişti. İşte o gün bugünmüş…  Yekta Güngör Özden ’in o gün söylediklerine şimdi biraz kulak verelim mi? SORU: Ülkede büyük bir gerilim yaşanıyor şu anda. Aydınlar, gazeteciler politikacılar tutuklanıyor, herkese gözdağı veriliyor, nas...

Kadir Şengün’ün ardından: Bir çeyrek sucuk hikayesi! (1)

Acı haberi  meslektaşım  Yusuf Yalkın verdi,  (Kadir Şengün ölmüş, üstelik öldüğü günler sonra farkedilmiş!)  donup kaldım.   Oysa Sıhhiye ’de birbirine yakın sokaklarda oturmuştuk, ağabeyim Mehmet Alev ’in Atatürk Lisesi nden arkadaşıydı, yıllarca pek çok gazetede birlikte çalışmıştık ama ben ailesinden hiçkimseyi tanımıyordum, tek bildiğim ayrıldığı eşinden olan kızı ve oğlunun Belçika’da yaşadıkları ve babalarına “ bizi öyle sık sık arama, biz iyiyiz ” deyip, irtibatı kestikleriydi. . -E, peki,  evinde günler önce yaşama veda eden, kimselerin artık yokluğundan haberdar olmadığı  ( hoş, varlığını da bilmezdi pek çokları ) Kadir’in ölümü ailesine nasıl haber verilecekti? Neyse ki “kaçınılmaz son” karşısında hemen harekete geçiliyor, yapılacaklar yapıldı, meslektaşımız bu sabah erken bir saatte, pek az kişinin katıldığı törenle toprağa verildi. Kadir artık yok! Oğlum Ali’nin düğünündeyiz Oysa yıllar içinde acı-tatlı neler neler yaşadık, ne sırla...