Ana içeriğe atla

Sayonara (elveda) Japonya (4)





Japonya’yı anlatmak hiç de kolay değil, kendine özgü adalar ülkesinin, kendine özgü yaşam tarzını, sosyal atmosferini, bilim ve teknolojide geldiği noktayı özetlemeye sözcükler değil, kitaplar, belgeseller bile yetmez. “Sayonara” (elveda) demeden önce atom bombası kurbanı Hiroşima izlenimlerimi paylaşsam olur mu?


Mermi hızıyla giden trenle  (bullet train) son durağımız Hiroşima idi, 6 Ağustos 1945’de  atom bombasının ilk kurbanı olup da 200 bini aşkın ölü veren kentte gezmek tuhaf duygular uyandırıyordu. Hele  “geçmişi artık eski okul kitaplarının tozlu sayfalarında bırakmışAmerikalı turistlere caddelerde adım başı rastlamak, kahkahalarına tanık olmak onca yıl sonra bile biraz sarstı beni.


Oysa Japon’larla konuştuğunuzda duygusal değil, gerçekçi davrandıklarını görüyordunuz.  Hiroşima, kendini çoktan toparlamış, dev endüstri merkezlerinin kuruluşuna ev sahipliği yapan üstelik de yemyeşil bir kent görünümündeydi. 


-O korkunç patlamadan sonra 75 yıl süreyle buralarda hani herhangi bir bitki yetişmeyecekti?” 


Sorusu aklımda, dolaştım durdum kenti. 


Savaşın ve atom bombasının izlerini silmek için belli ki Japon’lar çok uğraşmış, hasarlı bütün binalar yeniden inşa edilmiş, korkunç patlamadan kalan tek iz, hala ayakta duran Genbaku Kubbesi. Eskiden bölgenin sanayi merkezi durumundaki bu bina, atom bombası ile büyük hasar almasına karşın, olduğu gibi bırakılarak, yanında inşa edilen “barış müzesi” ile o günü anımsatıyor.



Müzeyi bize bombanın patladığı günü, o gün 13 yaşında olan Yoshita Kawamato gezdirdi:


-Okuldaydık hepimiz. Patlamanın şiddetiyle kendimi kaybetmişim, gözümü açtığımda üstümde sıralar ve enkaz parçaları vardı. Zorla onların arasından sıyrıldım, herhalde yakındaki yakıt tankları patladı diye düşünüyordum.Bir ses duydum, arkadaşımı tanıyamadım, bir gözü yoktu, konuşmaya çalıştı ama sesi çıkmıyordu, bir kaç dakika sonra öldü. Okulun dışına güçlükle çıktığımda gördüm ki her şey yıkılmıştı, her yer alev alev yanıyordu. 



Kawamato’yu sağ bırakan mucize, diğerlerine acımamış ailesinin bütün fertleri dahil, Hiroşima’da onbinlerce insan ölmüştü. Beni şaşırtan ise görüştüğüm pek çok Japonunnefret etmek” şurada dursun, Amerikaya, Amerikalılara duyduğu sempati oldu, şöyle bir yorum yapıyorlardı:


-O günlerde hem ülkeyi yönetenler hem de ordumuz o kadar hırslıydı ki, olmadık işlere girdiler. Ta buralardan kalkıp ABD’ye gidip, Pearl Harbour’u bombalamayı bile göze aldılar. Sonunda olacağı buydu…


Kawamato ise duygularını, “eskiden bize Amerikalılar şeytan diye anlatılmıştı, oysa  patlama sonrası ilk karşılaştığım insanlar, yani Amerikalı askerler bana gülümseyerek yaklaştı, beni tedaviye götürdüler. Demek şeytan değillermiş dedim” diye anlatmıştı.


Hiroşima’nın “kederli izleri” neyse ki Kyoto ziyareti ile biraz olsun silindi. Kyoto, geleneksel “geyşa eğitimi”ne ilk ev sahipliği yapan kent olarak biliniyormuş. Ben ne yazık ki bir geyşa ile tanışamadım ama Japon kadınları ile pek çok sohbet olanağı yakaladım. Japon erkeğinin ailedeki en hakim kişi olduğunu, uzun çalışma saatlerinin ardından “usta çırak” ilişkisinin hala önemsenmesi nedeniyle çalıştığı yerdeki üstleri ile akşamları da saatlerce zaman geçirdiğini öğrendim. Japon kadını ise bu durumu pek önemsemiyordu anlaşılan, daha doğrusu, ailede erkeğin çalışıp kazanan konumunda olduğu, kadının ise çocukların bakımı ve ev işlerinin yürütülmesini asli görev olarak benimsediği anlatıldı bana. 



Tokyo’nun en prestijli üniversite mezunlarının yarıdan fazlasının kadın olmasına karşın, iş yaşamında pek de olmadıklarını” öğrendiğimde “ne büyük haksızlık” demekten kendimi alamadım. 

Tokyo caddelerinde gördüğüm şık Japon kadınlarının birer bibloymuş gibi salınarak dolaşmaları bana “geyşalık meslek olarak olmasa da acaba Japon kadınlarının ruhunda mı var?” Sorusunu sordurttu. 

Bunu bir Japon kadınına, “ev kadını olmak için onca üniversite  okumanız gerekiyor muydu?” Diye sorduğumda şu yanıtı aldım:


-Haklısınız ama biz böyle mutluyuz. Sizin dediğiniz konuma gelebilmek için kültürümüzün farklılaşması, geleneklerimizin biraz değişmesi gerekiyor. Bunun için bize 50 yıl lazım…


Bilmem onca yıl sonra Japon kadını hala geleneksel konumundan mutlu mu? Yoksa Tokyo’da sohbet ettiğim  bir batılı diplomatın şu sözleri nasıl değerlendirilebilir?


-Siz Japon kültürünü tam olarak gözlemleyememişsiniz. Jouhatsu (buharlaşma) denen adetlerini duymadınız sanırım. Ülkenin ağır yaşam koşulları, erkeğin uzun çalışma saatleri,+ pek çok Japon kadınında bunalım yaratıyor, çareyi bulundukları ortamdan, hatta ailelerinden, çocuklarından kaçıp kurtulmakta arıyorlar, adeta ortadan kayboluyorlar. Bambaşka bir yerde farklı bir hayata başlıyorlar, bunun için onlara destek bile veriliyor. Ancak Japon kültüründe buharlaşan (!) kadını aramak yok… Yaşamını istediği gibi sürdürmesine göz yumuluyor.


Eh, benim için de Japonya’nın büyülü dünyasını bırakıp, buharlaşma (Jouhatsu) zamanıdır artık, sayonara


bennursunerel.blogspot.com

Yorumlar

  1. Sıdıka Yılma31 Ağustos 2021 11:05

    Teşekkürler Nursun'cum. Ancaz bu kadar iyi anlatılır, tarihiyle duygusuyla görsellere... Sayanora!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Külliye’ye içerden bakış: Erdoğan’a: “Sistem yürümedi, Türkiye’yi seçime götürmeli”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  “Başdanışmanı” olarak Beştepe’de    7 yıl süreyle  görev yapan İlnur Çevik’le konuştuk. “ Bu sistem yürümedi ” diyen Çevik durumu, “Erdoğan’ın en kısa zamanda Türkiye’yi seçime götürüp sistemi rayına oturtması şart, eğer torunlarını şu kadarcık! bile seviyorsa bunu yapmalı, aksi halde eyvah! ” diye özetliyor.  DEM Parti ile yürütülen “çözüm süreci” için, ortada bir plan taslağı bulunmadığını savunan Çevik’e göre, her zamanki “Kervan Yolda Düzülür” mantığı yine ağır basıyor. …Acaba Külliye’de çalışma sistemi nasıl? Cumhurbaşkanı gündemini nasıl belirliyor? Yüksek İstişare Kurulu diye bir kurul var, orada ve  pek çok kişinin üye olarak yer aldığı diğer kurullarda neler görüşülüyor? Erdoğan, Atatürk ismini neden diline almak istemiyor?Beştepe’nin bodrumunda gerçekten tam teşekküllü bir hastane var mı?…  Gibi pek çok soru aklımı kurcalıyordu, “ İlnur Çevik nasılsa görevi bıraktı, artık belki konuşur ” diye düşün...

Kadir Şengün’ün ardından: Bir çeyrek sucuk hikayesi! (1)

Acı haberi  meslektaşım  Yusuf Yalkın verdi,  (Kadir Şengün ölmüş, üstelik öldüğü günler sonra farkedilmiş!)  donup kaldım.   Oysa Sıhhiye ’de birbirine yakın sokaklarda oturmuştuk, ağabeyim Mehmet Alev ’in Atatürk Lisesi nden arkadaşıydı, yıllarca pek çok gazetede birlikte çalışmıştık ama ben ailesinden hiçkimseyi tanımıyordum, tek bildiğim ayrıldığı eşinden olan kızı ve oğlunun Belçika’da yaşadıkları ve babalarına “ bizi öyle sık sık arama, biz iyiyiz ” deyip, irtibatı kestikleriydi. . -E, peki,  evinde günler önce yaşama veda eden, kimselerin artık yokluğundan haberdar olmadığı  ( hoş, varlığını da bilmezdi pek çokları ) Kadir’in ölümü ailesine nasıl haber verilecekti? Neyse ki “kaçınılmaz son” karşısında hemen harekete geçiliyor, yapılacaklar yapıldı, meslektaşımız bu sabah erken bir saatte, pek az kişinin katıldığı törenle toprağa verildi. Kadir artık yok! Oğlum Ali’nin düğünündeyiz Oysa yıllar içinde acı-tatlı neler neler yaşadık, ne sırla...

Jackie, kanlı tayyör ve Kennedy suikastı

Koyu ela gizemli bakışlar, yumuşacık kulağa fısıldar gibi ses tonu ( hele Fransızca diksiyonu !), parlak gür saçlar, yaşama, aileye, dostlara, sanata ve estetiğe adanmışlık...  Oleg Cassini (*) imzası taşıyan zarif giyim stili ve Tiffany’s den “kiralanan” (*) görkemli mücevherleriyle muhteşem bir First Lady’nin Beyaz Saray salonlarında üç yıl boyunca, zarif ve ışıldayan salınışı. Evet evet, Jacqueline Bouvier Kennedy ’den söz ediyorum. Amerika’nın 35. Başkanı John Kennedy ’nin Beyaz Saraya taşıdığı, “ gelmiş geçmiş en muhteşem ve unutulmaz ‘First Lady’den.”   Mutluluklarını taçlandıran iki güzel çocukları, Caroline ve John JR da unutulmamalı!”  Beyaz Saray'da Kennedy'leri tanımlayan Camelot süreci, hem büyük mutlulukları hem de gizlenen hüzünleri barındırmıştı içinde. Küçük John'un, Başkan Kennedy Oval Ofis'te çalışırken masasının altına saklanışını gösteren kadar sevimli bir Beyaz Saray fotoğrafı var mıdır acaba?   Bu gözyaşartıcı tablo, Dallas’...