Ana içeriğe atla

19 Numaralı Oda



Küçücük iki çocuğu karşısına alıp ne söylemişti acaba?

-Ben sizi çok sevsem de, artık buralarda kalamam. Şu anda anlayamazsınız  ama benim için önemli sebepler var ve buradan gitmek zorundayım...

John ve küçük kız kardeşi, kendilerini terk eden annelerinin ardından öylece bakıp kalmış mıydı?

Bavulundaki tek kitap taslağı ve yanına aldığı oğlu Peter (3. Çocuğu) ile Londra’ya, yeni bir yaşama yelken açan Doris Lessing (*) acaba hiç gözyaşı dökmüş müydü?

Nobel’li yazar için, ölümünden yıllar sonra bile acımasızca tekrar tekrar gündeme getirilen bu soruya şimdi kim yanıt verebilir? 

Bilmem? Doğrusunu sadece kendisi anlatabilirdi sanırım. Ama o aramızdan ayrılalı çok oldu. Üstelik günlükleri “mühürlü” idi, hayattaki son çocuğu da ölmeden asla yayınlanmayacaktı.(**)  

Belki günün birinde öğrenebiliriz Lessing’in herkesten gizlediği duygularını...

Bu soruyu bizler neden tekrar tekrar kafamızda seslendirip duruyoruz? Niye merak edip duruyoruz bunları, yazarın kendi yazdıklarını, onca romanı, öyküsü, incelemesini okumak varken?




Yazar Nihan Kaya’nın okuma atölyesinin başlama saatini beklerken aklımdan bunlar geçiyordu, birazdan Doris Lessing’in “19 Numaralı Oda” başlıklı öyküsünü değerlendirecektik. Lessing benim iyi tanıdığım bir yazar olmamasına karşılık, yaşamının gençlik yıllarını kapsayan “Tenimin Altında” adını verdiği otobiyografisini okumuştum, tabii “19 Numaralı Oda”yı da... 2007 yılında aldığı Nobel ödülü öncesinde ve sonrasında hakkında yazılan pek çok incelemeyi de gözden geçirmiştim.

19 Numaralı Oda’da, Londra’da iyi koşullarda yaşayan “zeka evliliği” yapmış (bizdeki mantık evliliği mi acaba bu tanımlamanın eşdeğeri?) bir karı-koca anlatılıyor. Her ikisi de çalışma yaşamının içinde ve iyi  para kazanılırlar, ama Susan dört çocuk sahibi olduktan sonra işini bırakıyor. Oysa evde olmak ona hiç iyi gelmiyor, sürekli bir arayış içinde ve hep varlık nedenini sorguluyor. Kendiyle baş başa olmak gibi bir hedefi var aslında. Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda”da öğütlediği gibi... Olay örgüsü, sonunda Susan’ın 19 Numaralı Oda’da intiharıyla son buluyor. (Hep -Sylvia Plath da kendisine, benzer sonu, bu öyküden etkilenerek mi hazırladı?- sorusunu kafamda evirip çevirdim)

Nihan Kaya, dijital oturumu saat tam 20.00’de açtı ve daldan dala konarak hem Lessing, hem de ondan önce ve sonra kitapları yayınlanmış farklı yazarlarla ilgili pek çok konuya değindi. Yazın dünyasının okyanusunda onun aracılığı ile gezinmek çok renkli ve zevkliydi doğrusu,  onca kitabı yayınlanmış bir yazarın, karşımızdaki ekranda gülümseyerek:

-“Ah şimdi tatlı bir şey yemem gerek, size de tarifini vereyim, fındıkları kavuruyor ve sonra ezilmiş hurma ile karıştırıyoruz, çok güzel oluyor” diyerek atıştırması, hatta:

- “Bana şuradan el kremimi uzatır mısın?”  diye arkasına dönüp seslenişi, aramızdaki soğuk ekranı kaldırıp bizi o “mum gibi” (***) tertemiz, düzenli çalışma odasına alıverdi. Balkon penceresinden görünen petunya (****) henüz kışın soğuğunu yememiş olacak ki hala gülümsüyordu.

O sayede ben İngilizlerin Doris Lessing’i geçmişte pek sevmediğini, ancak 2007’de Nobel aldığında  ona ilgi gösterdiğini, Lessing’in kılık kıyafet konusunu pek önemsemediğini, röportajlarında bile üstüne öylesine geçiriverdiği uyumsuz kılıklarla gazetecilerin karşısına çıktığını öğrenmiş oldum.

Aslında bunun benim için zerre kadar önemi yoktu, asıl olan Lessing’in sözcüklerle önümüze açtığı bambaşka dünyalardı.


 


Bu söyleşiye İzmir’de yaşayan üniversite arkadaşım Sıdıka Yılmaz’ın önerisiyle katılmıştım ve çok da mutlu oldum, hatta Nihan Hanıma aklımdaki soruları sorma fırsatım da oldu:

-Lessing’in bu öyküde anlattıkları, Londra’nın o zamanki ruhunu yansıtıyor muydu? Acaba bu öyküyle “eğer çocuklarını ve Rodezya’yı geride bırakıp Londra’ya yerleşmemiş olsa,” kendi otobiyografisinde dediği gibi, “ya delirmek ya alkolik olmak” seçeneklerine birini daha mı eklemişti? Yani “intiharı?” Daha açık söylemek gerekirse Lessing belli ki yaşamı boyunca hiç kurtulamadığı vicdan azabını, bu öyküyle aklamış mı oluyordu, yani “intihar eden kadın” metaforuyla?

Aslında merak ettiğim bir şey daha vardı ama yanıtını bulamadım:

 -Lessing acaba içinden geldiği gibi, parmaklarından aktığı gibi mi yazıyordu? Yoksa kimi edebiyatçıların “19 Numaralı Oda”yı kılı kırk yararak inceleyerek ortaya koydukları savlara bakılırsa, (Buket Akgün), (*****) çocuklara konulan isimler,  Susan’ın bahçede gördüğünü sandığı karaltılar (yılan şeklindeki sopa!) gibi sözcükler, kavramlar,  etimolojik kökenlerine gidilirse, belli mitolojik çağrışımlar yapması için- Lessing tarafından kasıtlı mı seçilmişti?

Aslında bu öykü üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki...

Örneğin bunu bir Türk yazar kaleme almış olsa kim bilir kurguyu nasıl yapardı?

-Adamın karısını aldatması olayı bu kadar kolay geçiştirilebilir miydi? Ya Susan? Gerçek dışı da olsa kocasına “evet, ben de seni aldattım, ismi de şu” demeye cesaret edebilir miydi? Çocuklar annelerinin kendini dinlemek için kapandığı üst kattaki odanın önünde gürültü yaptıklarında, sonradan özür dilemek şurada dursun, bağırmaya haykırmaya devam etmezler miydi? Ya da adam, karısını takip ettirip, her gün Londra’nın pek de iyi gözle bakılmayan semtindeki bir otel odasında saatlerce kaldığını öğrendiğinde tepkisi ne olurdu?

Aslında bu atölyenin bendeki izlerini sayacak olursam, Nihan Kaya’yı tanımak, diğer katılımcıları dinlemek çok hoşuma gitti, hurma tatlısı tarifi de... Hele de Edna Vincent Millay’ınMavi Sakal” şiirinin analizi... Bu atölye vesilesiyle, günlerce Lessing üzerine varsayımlar ve düşünceler arasında dolaşıp, kaybolmak ise büyük keyifti.

Tabii en büyük kazancım da önümüzdeki günlerde başka kitaplara açılmak olacak, (Başta Nihan Hanımınkiler olmak üzere:) (*****)

-Damızlık Kızın Öyküsü (Margaret Atwood (The Handmaid’s Tale) 

-The Habit Of Loving (Doris Lessing)

-Kadınlara Mahsus (Marilyn French)

-Tavan Arasındaki Deli Kadın (Sandra Gilbert)

-Sarı Duvar Kağıdı (Charlotte Perkins Gilman)




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Külliye’ye içerden bakış: Erdoğan’a: “Sistem yürümedi, Türkiye’yi seçime götürmeli”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  “Başdanışmanı” olarak Beştepe’de    7 yıl süreyle  görev yapan İlnur Çevik’le konuştuk. “ Bu sistem yürümedi ” diyen Çevik durumu, “Erdoğan’ın en kısa zamanda Türkiye’yi seçime götürüp sistemi rayına oturtması şart, eğer torunlarını şu kadarcık! bile seviyorsa bunu yapmalı, aksi halde eyvah! ” diye özetliyor.  DEM Parti ile yürütülen “çözüm süreci” için, ortada bir plan taslağı bulunmadığını savunan Çevik’e göre, her zamanki “Kervan Yolda Düzülür” mantığı yine ağır basıyor. …Acaba Külliye’de çalışma sistemi nasıl? Cumhurbaşkanı gündemini nasıl belirliyor? Yüksek İstişare Kurulu diye bir kurul var, orada ve  pek çok kişinin üye olarak yer aldığı diğer kurullarda neler görüşülüyor? Erdoğan, Atatürk ismini neden diline almak istemiyor?Beştepe’nin bodrumunda gerçekten tam teşekküllü bir hastane var mı?…  Gibi pek çok soru aklımı kurcalıyordu, “ İlnur Çevik nasılsa görevi bıraktı, artık belki konuşur ” diye düşün...

Kadir Şengün’ün ardından: Bir çeyrek sucuk hikayesi! (1)

Acı haberi  meslektaşım  Yusuf Yalkın verdi,  (Kadir Şengün ölmüş, üstelik öldüğü günler sonra farkedilmiş!)  donup kaldım.   Oysa Sıhhiye ’de birbirine yakın sokaklarda oturmuştuk, ağabeyim Mehmet Alev ’in Atatürk Lisesi nden arkadaşıydı, yıllarca pek çok gazetede birlikte çalışmıştık ama ben ailesinden hiçkimseyi tanımıyordum, tek bildiğim ayrıldığı eşinden olan kızı ve oğlunun Belçika’da yaşadıkları ve babalarına “ bizi öyle sık sık arama, biz iyiyiz ” deyip, irtibatı kestikleriydi. . -E, peki,  evinde günler önce yaşama veda eden, kimselerin artık yokluğundan haberdar olmadığı  ( hoş, varlığını da bilmezdi pek çokları ) Kadir’in ölümü ailesine nasıl haber verilecekti? Neyse ki “kaçınılmaz son” karşısında hemen harekete geçiliyor, yapılacaklar yapıldı, meslektaşımız bu sabah erken bir saatte, pek az kişinin katıldığı törenle toprağa verildi. Kadir artık yok! Oğlum Ali’nin düğünündeyiz Oysa yıllar içinde acı-tatlı neler neler yaşadık, ne sırla...

Jackie, kanlı tayyör ve Kennedy suikastı

Koyu ela gizemli bakışlar, yumuşacık kulağa fısıldar gibi ses tonu ( hele Fransızca diksiyonu !), parlak gür saçlar, yaşama, aileye, dostlara, sanata ve estetiğe adanmışlık...  Oleg Cassini (*) imzası taşıyan zarif giyim stili ve Tiffany’s den “kiralanan” (*) görkemli mücevherleriyle muhteşem bir First Lady’nin Beyaz Saray salonlarında üç yıl boyunca, zarif ve ışıldayan salınışı. Evet evet, Jacqueline Bouvier Kennedy ’den söz ediyorum. Amerika’nın 35. Başkanı John Kennedy ’nin Beyaz Saraya taşıdığı, “ gelmiş geçmiş en muhteşem ve unutulmaz ‘First Lady’den.”   Mutluluklarını taçlandıran iki güzel çocukları, Caroline ve John JR da unutulmamalı!”  Beyaz Saray'da Kennedy'leri tanımlayan Camelot süreci, hem büyük mutlulukları hem de gizlenen hüzünleri barındırmıştı içinde. Küçük John'un, Başkan Kennedy Oval Ofis'te çalışırken masasının altına saklanışını gösteren kadar sevimli bir Beyaz Saray fotoğrafı var mıdır acaba?   Bu gözyaşartıcı tablo, Dallas’...