Ana içeriğe atla

Evimizin Tek Patlıcanı



Selim İleri’nin  kulakları çınlıyor mu bilmem... Çınlamaz sanırım, yazarlar için okur görüşü pek önem taşımaz bizim memlekette.

Evimizin Tek Istakozu’nda (*) öylesine güzel mutfak ve sofra hikayelerine yer vermişti ki, okurken ağzımın suları akmıştı. Baba birgün, önemli bir misafir ağırlanacak diye, eve bir ıstakoz alıp getiriyor, ama önce konu komşudan, eve ilk kez alınan ıstakoz için tarifler alınacak, ertesi gün de pişirilecek... Geceyarısı koridorda bir ses duyuluyor... Tak tak tak... Bir bakıyorlar ki ıstakoz mutfaktan çıkmış koridorda yürüyor...

Karantina günleri hepimizi çökertti.

Her gün kalk, “Bugün ne yapsam?” Kendimi nasıl oyalasam? Nasıl ayakta kalsam?” sorularına cevap ara... Ha, en önemlisi de mutfak işleri... Aynı şeyleri döne döne pişirmekten gına geldi... Eskisi gibi kasap, manav, pazar keyfi yok artık, yasak! Marketten gelenle idare etmek zorundayız, o da hiç keyif vermiyor doğrusu... Hele şu ikide birde ilan edilen sokağa çıkma yasakları yok mu? Delirtiyor insanı.

İşte bu sabah da uyandım, günü düzenleme derdindeyim. Aslında bu musibet (**) dünyada  bütün hızıyla hüküm sürüp, yüzbinlerce can almışken, hala yaşıyor ve sağlıklı olmak bile yeter ama, kafada ne sorular duruyor, ne sorumluluklardan kaçılıyor...

-Saat sabahın sekizi, ev halkı birazdan kalkar, kahvaltı için ne yapsam? Sonra öğlene ne pişirsem? deyip


Buzdolabını bir açtım, rafta bir patlıcan duruyor, tek bir patlıcan...

- Tek bir patlıcan ne işe yarar? Patlıcanlı pilav desen, yetmez, herkesin dişinin kovuğunda kalır, imam bayıldı mı  yapsam? Nasıl da canım çekti... Eee,  bir tek ben mi yiyeceğim? Ev halkı seyredecek ha? 

-Ah, hiç olmazsa bir iki patlıcan daha olsaydı, neler neler yapılırdı, oturtma, karnıyarık, hünkar beğendi, ali nazik, patlıcan kebabı, dolma, baba gağnuş... Saymakla bitmez... Yeme de yanında yat! 


-Hmmmm bir düşüneyim, o patlıcanı ufak ufak doğrayıp, tuzlu suya koymalı, sonra tavada zeytinyağında  soğanla biraz çevirmeli, peynir, yumurta, baharat ilavesiyle güzel bir omlet yapmalı...

Eh bu buluşla öğünü atlattın... Peki sonrası? Günü nasıl tamamlayacaksın? Onca saat nasıl geçirilecek? Meğer “zaman öldürmek” ne kadar da anlamlı bir sözmüş, nasıl öldürülecek onca zaman?

Haftalardır evlere tıkılıp kalmaktan, ıvır zıvır ve de bıktıran işlerle oyalanmaktan tükendik bittik vallahi. Dolapları düzelt, çekmeceleri boşalt, fazlalıkları ayıkla...

-Offf ya, bu kitaplığa ne zaman gelip yardım edeceksiniz? Bütün iş benim sırtımda... Şu National Geografic’in yıllardır süren aboneliği raflara  bel verdirdi... Zaten kimse sonradan alıp okumuyor ki, geldiği gün okunup bir kenara atılıveriyor dergiler... Bir tek o olsa iyi... Her kitabevi ziyaretinde alınan seyahat, sofra, tarih dergileri... Dur bakayım, kanaviçe, dikiş-nakış, dantel yıllıkları,  ya şu kocaman kocaman kataloglar?


-Aaaa, bunlar ne yahu? Unutup gittin değil mi? Bu tozlanmış menü koleksiyonu neden duruyor allahaşkına? Ne yani, yıllar önce ziyaret edilmiş lokantalardan menüler... Birgün oturup, eline menüleri alıp, ‘aman da aman, neler yenilip içilmiş’ diye eski günleri mi anacaksın?

Haydi o açık raflar zaman zaman göze battığı için düzenlenip ayıklanıyor da, şu alttaki dolabın kapağını cesaret edip açsana bir bakalım...  Amanin,  depo gibi, kapak açılınca, dışarı fırlayıp düşen bir sürü şey... Oraya hapsedilip, unutulmuş, yok sayılmış hepsi...

-İçimden çığlık atmak geliyor,  şu kasetler, videolar, hatta CD’ler ne olacak? Heeey, beni duyuyor musunuz? Bakın ben kitapları düzenledim diğerleri sizin işiniz  tamam mı?

Sessizlik...

Kimseden  cevap gelmez...

Eh, çık sen de o zaman kütüphaneden...

-Hahhah, nereye gideceksin? İçindeki ses susmaz ki,

-Ütülenecek çamaşırlar dağı bekliyor seni orada... Unuttun mu yoksa? Onları yok mu farz ediyorsun?
-Amaaaan düşünmek istemiyorum... Nedir yani,  çarşaflar nevresimler ütülenmese ne olur?
-Yahu zaten moraller bozuk, Uykuya dalmak için bile mücadele gerekiyor, buruşuk kırışık çarşaf serili bir yatağa kim girmek ister?

Çaresiz, geçersin ütünün başına... Mayıs başında bile  havalar ısınmıştır, kan ter içinde çabalayıp çamaşır dağını eritirsin...

-Ohhh... Şimdi buz gibi bir bira olmalıydı... Ayağım serin sularda, bir sigara tellendirmeliydim şezlongda... Arada bir yudum içip, uzakta süzülen yelkenliyi seyretmeliydim... Hayal bu ya, Corona filan kalmamış ortalıkta...

-Delirdin galiba... O sigarayı bırakmak için az mı savaştın kendinle? Yazı bile yazmıştın, “Düşmanımdın sen sigara” diye... Biraymış... Haydi iç de göreyim... Midene kramplar girsin, yine acillerde kıvran dur, razı mısın?

İmdaaaaaat...  Durdurun Dünyayı İnecek var... Genco  Erkal’ın unutulmaz başrolü müydü o? Durdu işte dünya... 

(*) https://www.kitapyurdu.com/kitap/evimizin-tek-istakozu/49785.html
(**) https://www.hurriyet.com.tr/galeri-corona-virusu-son-durum-3-mayis-dunyada-ve-turkiyede-koronavirus-korona-virus-vaka-ve-olum-sayisi-tablosu-41505520
(***) https://ast.com.tr/Oyun.aspx?oid=143&D=t

Yorumlar

  1. gözümün önünde canlandırdım yaşadıklarını halacım. o patlıcanın resmini de çok sevdim :))

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Külliye’ye içerden bakış: Erdoğan’a: “Sistem yürümedi, Türkiye’yi seçime götürmeli”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  “Başdanışmanı” olarak Beştepe’de    7 yıl süreyle  görev yapan İlnur Çevik’le konuştuk. “ Bu sistem yürümedi ” diyen Çevik durumu, “Erdoğan’ın en kısa zamanda Türkiye’yi seçime götürüp sistemi rayına oturtması şart, eğer torunlarını şu kadarcık! bile seviyorsa bunu yapmalı, aksi halde eyvah! ” diye özetliyor.  DEM Parti ile yürütülen “çözüm süreci” için, ortada bir plan taslağı bulunmadığını savunan Çevik’e göre, her zamanki “Kervan Yolda Düzülür” mantığı yine ağır basıyor. …Acaba Külliye’de çalışma sistemi nasıl? Cumhurbaşkanı gündemini nasıl belirliyor? Yüksek İstişare Kurulu diye bir kurul var, orada ve  pek çok kişinin üye olarak yer aldığı diğer kurullarda neler görüşülüyor? Erdoğan, Atatürk ismini neden diline almak istemiyor?Beştepe’nin bodrumunda gerçekten tam teşekküllü bir hastane var mı?…  Gibi pek çok soru aklımı kurcalıyordu, “ İlnur Çevik nasılsa görevi bıraktı, artık belki konuşur ” diye düşün...

Yekta Güngör Özden’e geçmiş olsun

Geçen hafta Anayasa Mahkemesinin eski başkanlarından Yekta Beyi ziyaret etmiştik. Bugün öğrendik, küçük bir ev kazası yaşamış, ameliyat olmuş, iyiymiş. Kendisine acil şifa diliyoruz.  Aslında Ankara’da gündem o kadar yoğun ki, Yekta Beyle yaptığımız söyleşiyi bu sabah kayda geçiriyordum tam, o anda başka konular araya girince yarım bıraktım…  O halde şimdi tamamlayayım: “Güngörmüş” dostlarla bir araya gelebilmek, yakın tarihin sayfalarını gözden geçirebilmek ne kadar büyük bir şans. Geçenlerde Ali Bilge  ve Feyzan Erel ile birlikte Anayasa Mahkemesinin eski başkanı Yekta Güngör Özden’i ziyaret etmiştik, sohbetimiz sırasında notlar aldık, “ yazabilir miyiz anlattıklarınızı ?” Diye sorduğumuzda, “istediğinizi yazın” yanıtı vermişti. İşte o gün bugünmüş…  Yekta Güngör Özden ’in o gün söylediklerine şimdi biraz kulak verelim mi? SORU: Ülkede büyük bir gerilim yaşanıyor şu anda. Aydınlar, gazeteciler politikacılar tutuklanıyor, herkese gözdağı veriliyor, nas...

Kadir Şengün’ün ardından: Bir çeyrek sucuk hikayesi! (1)

Acı haberi  meslektaşım  Yusuf Yalkın verdi,  (Kadir Şengün ölmüş, üstelik öldüğü günler sonra farkedilmiş!)  donup kaldım.   Oysa Sıhhiye ’de birbirine yakın sokaklarda oturmuştuk, ağabeyim Mehmet Alev ’in Atatürk Lisesi nden arkadaşıydı, yıllarca pek çok gazetede birlikte çalışmıştık ama ben ailesinden hiçkimseyi tanımıyordum, tek bildiğim ayrıldığı eşinden olan kızı ve oğlunun Belçika’da yaşadıkları ve babalarına “ bizi öyle sık sık arama, biz iyiyiz ” deyip, irtibatı kestikleriydi. . -E, peki,  evinde günler önce yaşama veda eden, kimselerin artık yokluğundan haberdar olmadığı  ( hoş, varlığını da bilmezdi pek çokları ) Kadir’in ölümü ailesine nasıl haber verilecekti? Neyse ki “kaçınılmaz son” karşısında hemen harekete geçiliyor, yapılacaklar yapıldı, meslektaşımız bu sabah erken bir saatte, pek az kişinin katıldığı törenle toprağa verildi. Kadir artık yok! Oğlum Ali’nin düğünündeyiz Oysa yıllar içinde acı-tatlı neler neler yaşadık, ne sırla...