Ana içeriğe atla

Kissinger’in ölümü üzerine… (2) Ecevit keşke zamanında bıraksaydı!

 



ABD’nin soğuk savaş yılları sırasında en etkili Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in ölümü, onunla ilgili yorumları yeniden su yüzüne çıkarttı. Güney Amerika’dan Güneydoğu Asya’ya, hatta Kıbrıs’a kadar uzanan her yerde ABD’nin baskıcı-emperyalist politikalarının uygulanması işini bizzat yürüten, 100 yaşında ölen Henry Kissinger’den söz ediyorum… Kimileri onu, “Savaş suçlusudur, pek çok savaşta imzası vardı, Kamboçya, Laos, Vietnam’da ölen milyonların katiliydi” (*) diye anıyor kimileri ise onun için “Amerikanın en önemli entelektüeliydi, bir dehaydı” diyor.


Nazi zulmünden 15 yaşında bir Alman Yahudisi olarak, ülkesinden kaçarak ABD’ye yerleşen, Alman aksanlı İngilizcesini komedyenlerin sahnelerde taklit etmekten bıkıp usanmadığı Henry Kissinger’dan söz ediyorum. 


-Peki, “Kissinger Türk dış politikasına pek çok dokunuşuyla damga vurmanın ötesinde, farkında olmadan Bülent Ecevit’in Başbakanlığını bile riske sokmuştu” desem ne derdiniz?


-Bülent Ecevit’in düşünme yetisinin giderek gerilemesine karşın Başbakanlık görevini ısrarla sürdürmesi hepimizin gözleri önünde cereyan etmedi mi? 


Diyebilirsiniz belki.


-Tamam, durum gerçekten böyleydi  ama bunu ortaya bir turnusol kağıdı gibi ortaya en net koyan olaylardan biri Henry Kissinger ile New-York’ta bir sabah kahvaltısında buluşması olmuştu, bilmem duydunuz mu?


Yıl 2002… Bülent Ecevit  TC Başbakanı olarak, 14-19 Ocak tarihleri arasında resmi ziyaret için ABD’ye gidiyor, uçağındaki kalabalık heyette kabine üyelerinden milletvekillerine, işadamlarından gazetecilere pek çok kişi yer alıyor, o dönemde Kanal D televizyonu adına ben de geziyi izliyorum.


Washington DC’de başlayıp, New-York’ta noktaladığı gezisi sırasında Ecevit, Beyaz Saray’da Başkan Bush ile olan görüşmesi de dahil, pek çok önemli temasta bulunuyor. Gezinin son gününde Manhattan’da bir zamanlar İkiz Kuleler-Twins” diye anılan, 2011’de El-Kaide’nin terör saldırısıyla yerle bir edilen  ground zero-sıfır noktası”na gidiyor, çelenk bırakıyor, ölenlerin anısına saygı duruşunda bulunuyor…(**)



Bu olayı izlediğim sırada karışık duygular içindeyim… 


Önceki yıllarda New-York’a gitmiş, o kulelerin tepesinden, aşağıda bütün görkemiyle uzanan Manhattan Adasını, köprüleri, Hudson nehrini seyretmiş, fotoğraflar çekmiş, hatta 110. Katındaki  muhteşem manzaralı restoranında kahve bile içmişim…


Şimdi yerinde yeller esen kulelere o 11 Eylül günü, uçaklar çarpmadan önce ölenlerin durumu aklımdan geçiyor, “o anlarda neler hissettiler?” Diye düşünüyorum… O gün, aynı saatlerde Ankara’da bir iş için İzmir Caddesindeyim, telefonum çalıyor bir meslektaşım:


-Nursun, neredesin? Çabuk televizyonu aç… İkiz Kulelere uçaklar çarptı… New York’taki Ticaret Merkezi yerle bir oldu…


Diyor, inanamıyorum…


İşte bunları aklımdan geçirirken, Ecevit TC Başbakanı sıfatıyla sıfır noktasına çelengini bıraktı ve bizden ayrıldı, çünkü birazdan Henry Kissinger ile sabah kahvaltısında buluşacaktı. 


Ecevit’in Kissinger’la ta Harvard yıllarına uzanan eski bir tanışıklığı var. Hatta Kissinger’in Ecevit için “parlak bir şair, zeki bir adamdı ama politikayı seçti” şeklindeki sözleri kayıtlarda… (***)

Ayrıca Ecevit’in ilk Başbakanlığı sırasında, Kıbrıs Harekatında kendi uçaklarımız tarafında vurularak batan ve 54 askere mezar olan TCG Kocatepe faciası öncesinde Kissinger tarafından telefonla aranıp, “Hata yaparsınız” diye uyarıldığı da bütün detaylarıyla kayıtlarda duruyor. 


Ancak Ecevit-Kissinger buluşmasını biz gazeteciler izleyemiyoruz, çünkü hepimizi Ankara’ya götürecek uçağa binmek zorundayız


Bu olaylar üzerinde araştırma yapmış, yazılar yazmış bir gazeteci olarak  Ecevit-Kissinger buluşmasını izleyememenin eksikliğini hissediyorum, yapacak bir şey yok, uçakta yerimizi alıyoruz…Saatler süren yolculuğumuz Esenboğa’da sonlanıyor, Başbakan Ecevit’in havaalanının şeref salonunda basın toplantısı yapacağı bildiriliyor, hepimiz oradayız, televizyonlar basın toplantısını canlı yayınlıyor, ben el kaldırıyorum:


-Sayın Başbakan, gezinin son günü, yani dün sabah, Henry Kissinger ile sabah kahvaltısında buluştunuz, neler konuşuldu? Yıllar önce Kıbrıs Harekatı sırasında kendi uçaklarımız tarafından vurulan Kocatepe olayı da sohbetiniz sırasında gündeme geldi mi? 


Ecevit yanıt veriyor:


-Kendisiyle henüz görüşmedim, dolayısıyla sizin bu sorunuza ancak onunla konuştuktan sonra cevap verebilirim…


Salon birden buz kesiyor… Geziyi izleyen gazeteciler birbirlerine bakıp susuyor.


Ecevit, Kissinger’la sadece bir kaç saat önce yaptığı görüşmeyi unutmuş, hatırlamıyor!


Başbakanı bu duruma düşüren soruyu ben sorduğum için çok kötü hissediyorum, kendi kendime, “yer yarılsa da yerin dibine geçsem” diye söyleniyorum…


Büroya döndüğümüzde, arkadaşlar “hoşgeldiniz” diye karşılıyor,  meslektaşım Zeki Saral birden şakayla karışık sesleniyor:


-Yahu Nursun sen Ecevit’e komplo mu kurdun? O soruyu sordun, koskoca Başbakanın bütün Amerika gezisi çöpe gitti… Bir kaç saat önce yaptığı Kissinger görüşmesini hatırlamadığı, bunadığı ortaya çıkmadı mı?


Ne yazık ki böyle… 


Bülent Ecevit, sağlık durumundaki bütün bozulmaya ve melekelerindeki gerilemeye rağmen Başbakanlık görevini aylar boyu, 18 Kasım 2002 tarihine kadar sürdürüyor, Hüsamettin Özkan ve arkadaşları tarafından kurulan komploya kadar… (****)


İnsan olarak çok sevdiğim ve saydığım Bülent Ecevit’in siyasetteki durumu çok kez aklımdan geçmiştir:


-Keşke Başbakanlık görevinde kalmakta ısrarlı olmasaydı, bu durumlara düşmeden bıraksaydı 


Diye…


Ama, gazeteciye yalnız sormak ve yazmak düşer, yorum, okuyana, hüküm ise tarihe bırakılır değil mi?


(*)https://jacobin.com/2023/11/kissinger-in-cyprus

(**)https://en.m.wikipedia.org/wiki/September_11_attacks

(***)https://www.amazon.com/Years-Renewal-Henry-Kissinger/dp/075675383X

(****)https://www.evrensel.net/haber/132255/dsp-de-ipler-koptu



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Jackie, kanlı tayyör ve Kennedy suikastı

Koyu ela gizemli bakışlar, yumuşacık kulağa fısıldar gibi ses tonu ( hele Fransızca diksiyonu !), parlak gür saçlar, yaşama, aileye, dostlara, sanata ve estetiğe adanmışlık...  Oleg Cassini (*) imzası taşıyan zarif giyim stili ve Tiffany’s den “kiralanan” (*) görkemli mücevherleriyle muhteşem bir First Lady’nin Beyaz Saray salonlarında üç yıl boyunca, zarif ve ışıldayan salınışı. Evet evet, Jacqueline Bouvier Kennedy ’den söz ediyorum. Amerika’nın 35. Başkanı John Kennedy ’nin Beyaz Saraya taşıdığı, “ gelmiş geçmiş en muhteşem ve unutulmaz ‘First Lady’den.”   Mutluluklarını taçlandıran iki güzel çocukları, Caroline ve John JR da unutulmamalı!”  Beyaz Saray'da Kennedy'leri tanımlayan Camelot süreci, hem büyük mutlulukları hem de gizlenen hüzünleri barındırmıştı içinde. Küçük John'un, Başkan Kennedy Oval Ofis'te çalışırken masasının altına saklanışını gösteren kadar sevimli bir Beyaz Saray fotoğrafı var mıdır acaba?   Bu gözyaşartıcı tablo, Dallas’...

Mutluluğun resmi ve bir ada öyküsü…

Babaannemin Güllü Masalları ’nın sayfalarını bu kez Büyükada ’daki Taş Mektep ’te açıyoruz.  Büyükada’nın “ asırlık ” kitabevi  Ksidas ’ın öncülüğünde, Adalar Belediyesi ’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek buluşmada, oğlum Ali Erel ’in eşi, sevgili gelinim Seda Bakan ile çocuklara, kitaplara ve yaşama dair konuşacağız. Beni çok sevindiren bu program öncesinde sizlere paylaşmak istediğim bir “ada öyküsü” var: Oğlum Ali Erel dört yaşındaydı, Heybeliada ’da tatildeydik, bir gün İstanbul ’a gitmek üzere vapura bindik ve kitabımın 112. Sayfasındaki “ Vapura Biniyoruz” başlığıyla dile gelen olayı aynen yaşadık.  Harika Kitap ’tan çıkan masal kitabım için pek çok kez dile getirdim, Esra Özek ’in sihirli fırçasıyla renklenip canlanan masalların hepsi benim çocukluğumda başıma gelen  ya da çocuklarımla yaşadığım olaylardan kaynaklı. Çocuklar için kaleme aldığım bu masallar için anne babalardan gelen şu sözler ise doğrusu çok hoşuma gidiyor: - Bizleri de çocukluğumuz...

Osmanlı Mutfağından bir tarifle Olcay Baykal’ı anmak

12 Eylül sürecinde haber peşinde koşarken olağanüstü çaba harcıyorduk, askeri kaynaklardan bilgi almak aslanın ağzındaydı, güç bela edinilen bilgilerle haber yapmak ise kimi zaman ağır bedel ödetiyordu. Askeri yönetimin hoşlanmadığı haberler için gazeteler sıkıyönetim komutanlığının  bir telefonuyla derhal kapattırılıyordu. (*) - Bilmem sizin de aklınıza, “tarih tekerrürden ibarettir” sözü geldi mi? İşte o dönemde 12 Eylül askeri yönetiminin hışmına uğrayan siyasetçiler, sendikacılar, gazeteciler, aydınlar hep birlikte bu zor koşullara direnme çabasındaydık ve karşılıklı diyalogumuz kesintisiz sürüyordu.  Benim sık görüştüğüm “ yasaklı politikacılar ”ın başında Süleyman Demirel ve Deniz Baykal geliyordu, sık sık telefonlaşırdık, Feyzan ile evlendiğimizde nikahımıza katıldılar, hatta Demirel nikah tanıdığımızdı,  bizi esprileriyle epey güldürmüştü. Yakın arkadaşlarımız bilir, dostlarla paylaşmayı, birlikte yiyip içmeyi seven bir çifttik, bu hep böyle devam ...