Ana içeriğe atla

Yasaklar ülkesi Türkiye



Siz daha seyredin o gelin kaynana dizilerini, sofralarda birbirinin başını gözünü yaran sözde aşçıları, milletin yatak odasını dikizleyen dedikodu programlarını, bilir bilmez siyaset konuşan kakavanları...

-“E, neyi seyredelim peki?” 

Diye sormayın,  çünkü seyredecek, izleyecek hiçbir şey bırakmadı ki başımızdakiler... Ayşenur Aslan’ı mı izleyeceksin, çaaat susturuldu, Can Ataklı’yı izleyip “biraz içimi soğutayım” mı diyorsun, yassah  kardeşim 5 yayın cezaaaaa... “Aman dur Netflix’e kaçıp başımı dinleyeyim” mi istiyorsun? Hadi şimdilik dinle de, o bile engellenecekler sırasında...

Ayrıca memlekette toplam 700 bin internet yayınının engellendiğini, 140 bin internet sitesinin kapatıldığını, 180 bin URL’nin yasaklandığını, Youtube’de 7 bin Facebook da 5 bin yasaklı olduğunu biliyor musunuz?

Gazeteciler cemiyetinin (**) AB destekli söyleşilerinden biri bugün yapıldı, konuşmacımız Dr. Kerem Altııparmak’tı... Hani şu SBF’den  manifesto niteliğindeki veda mektubuyla (**) ayrılan değerli hocamız... Türkiye’de “İnternet erişim engellemeleri ve ifade özgürlüğü” açısından durumu anlattı...


Son derece ilginç noktalara değindi, engellemelerin güç odakları tarafından nasıl ısrarla istendiğini ve emir altındaki kurumlarca kayıtsız şartsız nasıl acımasızca uygulandığını detaylarıyla öğrenmiş olduk. 

Bu açıdan dünyanın hiçbir ileri demokrasisine benzemeyen Türkiye’de 18 Yıldır tek başına iktidar sürdüren ve her dediği yapılan liderin neden böyle bir yasaklar cenderesine ihtiyaç duyduğunu anlamak çok güç... Tabii bu cendere daraldıkça sabrı taşanların tutumu da ortada... Liderinin 30 bin vatandaşıyla  davalı olduğu başka bir demokrasi dünyada var mı bilmem...

Bunlar yetmiyormuş gibi bir de trolleri salmışlar ortaya. Bu ne idüğü belirsiz internet goygoycularına  el altından inanılmaz paralar akıtıldığı, maaşa bağlandıkları herkesin malumu.

- “Bu değirmenin suyu nereden?” Diye mi soruyorsunuz? 
- “Ayol yandaş vakıflar ne güne duruyor?” 

İfade özgürlüğünün önünde bunca engel varken, yasaklamalar Demokles’in kılıcı gibi hepimizin tepesinde sallanırken, işte bu bordrolu troller de “muhaliflere vur ha vur” denilip, sırtları sıvazlanarak ortalığa  salıverildi... 

Aslında yaşadıklarımız kimi zaman tam bir utanç sayfası...

İktidar odakları şimdilerde durup dururken yine bir darbe tartışması başlattılar, yandaşlar da hemen harekete geçti... 

Kerameti kendinden menkul bir kadını ekrana çıkarıp “hele liderimize bir yönelsinler, 50 kişiyi yok ediveririz, hazırlıklıyız ” kabilinden konuşturdular... Onun ardından bir yandaş dallama (****) daha çıkıp “karınızı çocuğunuzu bizden nasıl koruyacaksınız?”diye böğürmesin mi?

-“Bu saldırganlara ne olacak peki?” Diye sormayın boşuna... 

Ben size söyleyeyim, hiçbir şey... 

Bir iktidarın yandaş gözüyle baktığı kesimin bu kadar fikirden, projeden, kaliteden uzak olduğu hiç görülmüş müydü acaba? Hele de edepten...

Tam Nasreddin Hoca hikayesindeki gibi, memlekette köpekleri ortaya  bırakıp taşları bağlamışlar...

Bütün bunlar geçti aklımdan Kerem hocayı izlerken... 

Bu toplantıları Corona günlerinde evlerden bağlanıp, internette buluşarak yapıyoruz, fakat nasıl da verimli  geçiyor... Bir kere, kimsenin mazereti yok, herkes evde. Hazırlan, giyin kuşan, insan içine çıkacak hale bürün, dolmuşa otobüse atla, ya da  trafikle boğuşup, zor bela park yeri bul, toplantı salonuna kan ter içinde ulaş yok... Saçını tara, gözlüğünü tak, üstüne bir bluz geçir ve bilgisayarını aç yeter... İstersen pijama pantolonunla katıl, nasılsa masanın altı ekrandan muaf!

Laf aramızda, konuşmacıyı izlerken masanın altında dantel bile örebilirsin kimse görmüyor nasılsa... 


Yoksa ben de memleketin hal-i pür melalini izleyip kara kara düşünürken “ya sabır” diye tespih mi  çekseydim, ne dersiniz?

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadir Şengün’ün ardından: Bir çeyrek sucuk hikayesi! (1)

Acı haberi  meslektaşım  Yusuf Yalkın verdi,  (Kadir Şengün ölmüş, üstelik öldüğü günler sonra farkedilmiş!)  donup kaldım.   Oysa Sıhhiye ’de birbirine yakın sokaklarda oturmuştuk, ağabeyim Mehmet Alev ’in Atatürk Lisesi nden arkadaşıydı, yıllarca pek çok gazetede birlikte çalışmıştık ama ben ailesinden hiçkimseyi tanımıyordum, tek bildiğim ayrıldığı eşinden olan kızı ve oğlunun Belçika’da yaşadıkları ve babalarına “ bizi öyle sık sık arama, biz iyiyiz ” deyip, irtibatı kestikleriydi. . -E, peki,  evinde günler önce yaşama veda eden, kimselerin artık yokluğundan haberdar olmadığı  ( hoş, varlığını da bilmezdi pek çokları ) Kadir’in ölümü ailesine nasıl haber verilecekti? Neyse ki “kaçınılmaz son” karşısında hemen harekete geçiliyor, yapılacaklar yapıldı, meslektaşımız bu sabah erken bir saatte, pek az kişinin katıldığı törenle toprağa verildi. Kadir artık yok! Oğlum Ali’nin düğünündeyiz Oysa yıllar içinde acı-tatlı neler neler yaşadık, ne sırla...

Jackie, kanlı tayyör ve Kennedy suikastı

Koyu ela gizemli bakışlar, yumuşacık kulağa fısıldar gibi ses tonu ( hele Fransızca diksiyonu !), parlak gür saçlar, yaşama, aileye, dostlara, sanata ve estetiğe adanmışlık...  Oleg Cassini (*) imzası taşıyan zarif giyim stili ve Tiffany’s den “kiralanan” (*) görkemli mücevherleriyle muhteşem bir First Lady’nin Beyaz Saray salonlarında üç yıl boyunca, zarif ve ışıldayan salınışı. Evet evet, Jacqueline Bouvier Kennedy ’den söz ediyorum. Amerika’nın 35. Başkanı John Kennedy ’nin Beyaz Saraya taşıdığı, “ gelmiş geçmiş en muhteşem ve unutulmaz ‘First Lady’den.”   Mutluluklarını taçlandıran iki güzel çocukları, Caroline ve John JR da unutulmamalı!”  Beyaz Saray'da Kennedy'leri tanımlayan Camelot süreci, hem büyük mutlulukları hem de gizlenen hüzünleri barındırmıştı içinde. Küçük John'un, Başkan Kennedy Oval Ofis'te çalışırken masasının altına saklanışını gösteren kadar sevimli bir Beyaz Saray fotoğrafı var mıdır acaba?   Bu gözyaşartıcı tablo, Dallas’...

Mutluluğun resmi ve bir ada öyküsü…

Babaannemin Güllü Masalları ’nın sayfalarını bu kez Büyükada ’daki Taş Mektep ’te açıyoruz.  Büyükada’nın “ asırlık ” kitabevi  Ksidas ’ın öncülüğünde, Adalar Belediyesi ’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek buluşmada, oğlum Ali Erel ’in eşi, sevgili gelinim Seda Bakan ile çocuklara, kitaplara ve yaşama dair konuşacağız. Beni çok sevindiren bu program öncesinde sizlere paylaşmak istediğim bir “ada öyküsü” var: Oğlum Ali Erel dört yaşındaydı, Heybeliada ’da tatildeydik, bir gün İstanbul ’a gitmek üzere vapura bindik ve kitabımın 112. Sayfasındaki “ Vapura Biniyoruz” başlığıyla dile gelen olayı aynen yaşadık.  Harika Kitap ’tan çıkan masal kitabım için pek çok kez dile getirdim, Esra Özek ’in sihirli fırçasıyla renklenip canlanan masalların hepsi benim çocukluğumda başıma gelen  ya da çocuklarımla yaşadığım olaylardan kaynaklı. Çocuklar için kaleme aldığım bu masallar için anne babalardan gelen şu sözler ise doğrusu çok hoşuma gidiyor: - Bizleri de çocukluğumuz...