Dedem Tahir Bey , çocukluğumun silinmeye yüz tutmuş, buğulu anılarında sessizce duruyor. O kadar az görebildim ki onu, halamla beraber bir kaç kez yaz tatilinde ziyaretine gittiğimizde, bir de İstanbul’a geçerken Ankara’da Hanımeli Sokaktaki evimizde kaldığında… Hatta bavul taşımamış, mavi renkli, üzerinde SAS yazılı bir çantayla gelmişti. Onu kaybettiğimizde ilkokuldaydım, bana karne armağanı olan Nacar saatim hep bileğimdeydi, siyah kayışına iki delik daha açtırmıştı babam, o denli zayıftım. İnce, uzun boylu ve nedense hep takım elbiseli bir siluet olarak anımsadığım dedemin, çerçeveli fotoğrafı yıllarca evimizin duvarındaydı, şimdi ağabeyimde… Babaannemin Güllü Masalları ’nı yayına hazırladığımız günlerde, sıra “ Horoz Şekeri ” başlıklı masala gelince, sevgili illustratörümüz Esra Özek, masalda benim çocukluğumda geçen “bir an ”ı resimlemek istedi ve dedemin o çerçeveli resminde karar kıldık. Tahir Dedem o resimde yine takım elbiseli...
James Joyce’ un Ulysses ’i ile yaşadığım, aylar hatta yıllar süren bir okuyamama-okuma serüveni sonuçta kendimi sorgulamaya dönüşmüştü.. (*) “- Dünya edebiyatının “üç önemli romanından biri ” sayılan kitap beni neden sayfaları arasına hapsedip süründürdü? -Okunmasını güçleştiren unsurlar neydi? Nevzat Erkmen ’in çevirisi miydi okuru zorlayan?” Diye hayıflanıyordum. Soğuk rüzgarların güz yapraklarını bir oraya bir buraya savurduğu bir sabah, İngiliz Dili ve Edebiyatının usta ismi Ünal Aytür ’ün (**) kapısını çaldım, içeri buyur edildiğimde asla unutamayacağım bir manzarayla karşılaştım, salondaki masayı boydan boya bir James Joyce külliyatı kaplıyordu. Büyük yazar, “ yüz kırk üçüncü yaşında,” Zürih’teki mezarından kalkıp elbette aramıza katılamazdı ama yazdıkları ve hakkında yazılanlarla “ bal gibi!” bizimleydi işte… Belleğimden birbiri ardına sözcükler, resimler, sesler geçti: Yoksa biz Dublin’de, Kule’de miydik? İrlanda Deniz...